“İÇİNİ DIŞINDAN ZİYADE SÜSLE”
                                              
Eskiler ne güzel beyânda bulunmuş: “Derlermiş ki insanın kalbi de şu duvarda asılı bulunan kandilin yaydığı ışık gibidir yani nasıl ki kandilden sızan ışık odayı, sofayı ya da civarı aydınlatıyor ya aynen öyle de insanın kalbi berrak ise etrafına ışık yayar, etrafını o denli apaydın kılar!”
Hakikaten de olayın aslını irdelersek ortaya böyle bir manzara çıkıyor ve her insanın az çok çevresinde rastladığı ya da bizzat kendisinin yaşadığı bir durum söz konusu olur.
Zarif ve hassas bir konu olan kalp ile söze başlamak elbette ki kolay değil fakat her kalemin yazabileceği ölçüde ben de kalbi ve kalbin yaydığı ışığı kendimce anlatmaya, yazmaya yelteniyorum.
İnsanın beden sarayının tam soluna inşa edilen bu muazzam uzvun aslı Arapça’dır. Sözlük anlamı itibari ile kalebe fiilinin mastarı olup :“Bir şeyi bulunduğu halden bir başka hale çevirmek, çeşitli etkiler sebebiyle sürekli bir değişim, dönüşüm halinde bulunmanın yanında insanın maddi ve manevi varlığının özünü teşkil etmek gibi anlamlara gelir.”
Bir ülkenin yönetim merkezi, işleyiş âlemi gibidir. Sağlam bir temel üzerine inşa edilmiş bir merkezden nasıl ki yönetilen devlet güçlü olur, ömrüne ömür eklerse, sağlam bir kalbe sahip beden de o ölçüde güçlü, o ölçüde kalıcı olur. Ya da tam tersi ile de muvazzaf olabilir.
Bir başka deyiş ile insanın kalbinde ne varsa simâsına akseden de odur. Çünkü biz o et parçasının simgelediği gönül dünyamız kadar varız.
Gönlümüzün bütün kapılarını kötülüklere tıkayıp güzellik ve ihsan ile doldurursak, zikir ile besleyip onu Sultan’a layık hale getirirsek yüzümüz tıpkı o kandilin yaydığı ışık gibi parıl parıl oluverir. Tam da bu nokta da Sözün Sultanı(sav) ne güzel buyuruyor: “Ümmetimin suretleri, gönülleri ile değişir!”
Her şeyi bir dengede, ayakta tutan bir dayanak, bir ölçü bulunmaktadır. İnsan dünyasının temel dayanağı, var oluş gayesi de muhabbettir; muhabbet ise kalpte hâsıl olan bir haslettir.
Kalbi diri tutmanın, onu daima canlı kılmanın bir diğer yolu da kitaptan geçer. Kitap ki insanı satır satır okumak, hayatı an be an yaşamaktır. Okumanın lezzetine varmayan karanlık mahzenler de meşalesiz yol alanlar gibidir.
İlmine ve yaşayışına kısmen de olsa şahit olduğum şair, yazar ve gönül insanı olan kendime hissettiğim yakınlığı hasebi ile de ağabey dediğim ‘Halil İbrahim Özdemir de kitap için şu veciz ifadeleri kullanır:
“Kitap aydınlıktır,
 Kitap güneştir,
Onu kaldırırsanız ne kalır ki?”
Kalbin, okuma ile bağlantısını soracak olursanız benim de size verilecek cevabım şu olur:  “ Kalbin raflarında bulunan tozları, katmer katmer olmuş siyah noktaları ancak ilmin ve ârifliğin süpürgesi temizler! Netice itibari ile ilim okumak ile âriflik ise mârifet sahibi olmak ile olur..!”
Bize düşense aydınlık bir simâya sahip olmak ve kendi eksenimizde, kendi halkamız da olanları aydınlatmaktır.
Gelip geçici şu birkaç günlük gölgelikte bir eser bırakmak ya da bir gelgitli gönle tesir etmek istiyorsak en başta bize sunulan şu reçeteleri daima kullanmalıyız:
Ø 
“Ancak Allah’a selim bir kalp ile gelenler başka. O gün cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.”(Şuara Suresi)
 
Ø 
“Kalpler, ancak Allah’ı anmakla mutmâin olur.”(Rad Suresi)
 
 <İnsan vücudunda bir et parçası vardır o, sıhhatli olduğu zaman bütün bedeni sıhhatli olur; o, sıhtasiz olduğu vakit bütün bedeni sıhhatsiz olur. Aman ha dikkat edin, o et paçası: KALP’tir!> (Hz. Muhammed(sav)
 
 “Ey âdemoğlu! İçini dışından ziyâde süsle.
Zira için Hâkk’ın; dışın Halkın nazar ettiği yerdir..!”(Mevlâna)