İnsan denilen varlık. Hem güçlü, hem çok aciz.

                Bu birbirine tezat gibi görünen gerçeğin arkasında yatan sır nedir?

                Acziyeti, kendisinin muktedir olamadığı hayatın birçok alanı. Tansiyonuna bile hakim olamayan aciz varlık.

                Onun içindir ki, insanı tahlil ederken hem cismani yeti, hem de ruh yönü ile ele alacak olursak, insanı hayretlere sevk edecek harikuladelikler manzumesine şahit oluruz.

                Hani eskiden kervanla yola çıkılırmış. Her kervanda bir kervancı başı varmış.

                Günlerden bir gün kervancı başı kervanı ile çıkmış yola. Az gitmiş çok gitmiş vermiş bir mola. Molanın sonunda koyulmak istemiş yola. Bir de ne görsün devesi kalkmaz bir türlü yola.

                Deveme ne oldu böyle? Kaşı, gözü, kolu, bacağı hepsi yerli yerinde. Vücudu da sıcacık.

                Dürttü deveye koyulsun diye yola, deve kalkmaz moladan sonra bir türlü yola.

                Kervancı başı; Ne oldu benim deveme? Biraz önce sırtında üçyüz kilo yük taşırdı. Peki yükü taşıyan devem burada da devemi taşıyan nerede diye söylenmeye başladı.

                Deve ölmüştü zaten.

                Şunu ifade etmek isterim ki, hayatın her gününde, her saatinde bizlerde insan olarak ölümlerle hep karşılaşırız.

                Çoğumuzun yakınları hayata veda etti gittiler.

                Benim Babam da rahmetli olunca onun gasil(yıkanmasında) bulunmuştum. Bir insan için elzem olan bütün organları yerli yerinde fakat gassal onu istediği yöne evirip çeviriyordu. Kervancı başı gibi düşünce dünyamda kendi kendime dedim, Benim Babam çok güçlü bir insandı,yorgunluk nedir bilmezdi, sanatkardı, benim Babam problem çözerdi, gözleri renkleri ayırt ederdi, acıyı, tatlıyı hissederdi, gülmesi vardı, belki ağlaması da vardı benim görmediğim.

                Şimdi Babamı taşımaya en az dört kişi lazım.

                Evet, Babam burada da Babamı taşıyan nerede?

                Demek ki insan sadece etten kemikten ibaret bir varlık değil dedim. Onun da bir ruhu var. Sorular tabi arka arkaya geliyor.

                O zaman bu ruh denile şey nereye gitti? Evet, beden kafesinden çıktı gitti. O ruh o beden kafesinin içinde saklı idi. Bedende o ruha giydirilen elbise anlaşılan dedim. O beden ancak o ruh sayesinde anlam kazanıyor.

                Evet, ruhu tahlil etmekte ayrı bir konu. Bir iki misal ile konuyu vazıh(açık) bir şekilde izah etmeye çalışırsak,

                Bir Üniversite öğrencisi, arkadaşını tanıştırmak için Diyojen’in yanına giderler. Arkadaşı çok şatafatlı giyinmiş, saçları düzgün bir şekilde taranmış zıpkın gibi delikanlıdır. Bir iki söyleşiden sonra, yakışıklı genç ayrılır. Üniversite öğrencisi Diyojen’e sorar, Nasıl buldunuz Efendim arkadaşımı?

                Diyojen cevap verir: Muhteşem! Muhteşem bir ev, lakin içinde kimsecikler yok bomboş der.

                Demek ki sadece beden bir anlam ifade etmiyor. Ona mana katanda, derece-i hayatını yükselten de o tılsımlı ruh…. Onu iyi veya kötü addeden de ruhtaki güzellik, derinlik veya kötülük, hamlık oluyor.

                Ruha iyi veya kötü istikamet kazandırıp, bedeni o yönde tasarrufa zorlamak ta aklın vazifesi. Yani, akıl hem nimet, hem felaket. Akıl, çok iyi bir alet, ancak dizgini arifin elinde gerek demişler büyüklerimiz.

                Yine sadece tekâmüle zorlanmaya akıl, kendi aklı ile hareket ederek hayatını devam ettirmeye kalkar da nereden geliyorum, nereye gideceğim, ne olacağım sorularına cevap aramaz ise, evvela midesini düşünür. Sonra, giyinme, barınma, eşya, makam, şan, şöhret ile aklını ölçer ki, böyle bir akıl beyin ve kalbi beslemekten mahrum olduğu için aç kalır.

                Dostoyevski de güzel söylemiş, Hayata yeniden gelse idim, saniyelerin nabzını tutardım.

                Ne yazık ki, çoğu kimseler ne yapıyorsun sorusuna, ne yapayım zaman öldürüyorum diye cevap verir. Fakat ölenin zaman değil, bizatihi kendisi olduğunun farkına hiç varamaz.

                Oysa zamanın müsrifi değil, zamanın avcısı olmak için yaratılmıştır İNSANOĞLU.

                O bakımdan dostlar nehir gibidirler, kimini suyu az, kiminin çok. Kiminde ellerin ıslanır yalnızca. Kiminde ruhun yıkanır boydan boya.

                Onun içindir ki bilgisayara hayranlık duyan insanın kafasının içindeki bilgisayardan habersiz yaşaması ne yapan çelişkidir.

                Ağaç bile meyvesi ile değerli iken, insanın meyvesi, neden ruhundaki fazilet, erdem, merhamet, hakkaniyet, vefa, sabır, izzet, iffet, edep, haya olmasın.

                Kuru ağacı çalı diye, odun diye ateşe atarlar. İnsanın meyvesi de ruhundaki güzellik neden olmasın?

                Velhasıl, Şu olacaktım, bu olacaktım, vali olacaktım, doktor olacaktım, savcı olacaktım, hakim olacaktım, belki de önüme takoz koymasalardı Başbakan olacaktım diye nedamet duymaktansa, bunları olamadım ama her zaman insan oldum, belki aldatıldım ama asla aldatmadım, insan doğmanın kolay ama insan olmanın zor olduğunun fevkinde bir hayat için gayret sarf ettim, vicdanıma hep bunu duyurmaya çalıştım diyebiliyor ise insan.

                Vücut Ülkesini keşfetmiş, hayatını şeker şerbet yudumlamış, nihayetinde, ölümün güzel yüzünü görmeyi hak etmiş demektir.

               

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.