YAŞAM

Çocuklar İçin Masalların Gücü: Hayal Gücünü Geliştirecek Örnek Niteliğinde 3 Masal

Masallar, çocukların hayal gücünü geliştirirken dil becerilerini artırır ve değerler kazandırır. Bu yazımızda, çocuklarınıza masallar anlatmanın önemli faydalarını keşfedin ve üç eğitici masal örneğiyle çocukların duygusal, zihinsel gelişimlerine nasıl katkı sağlanabileceğini öğrenin.

Abone Ol

Çocuklara masal anlatmanın birçok önemli faydası vardır. Masallar, çocukların hayal gücünü geliştirirken, aynı zamanda onların duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerine de katkı sağlar. Çocuklarınıza anlatacağınız 3 masala geçmeden önce masal anlatmanın bazı önemli nedenlerinden bahsedeceğiz:

  1. Hayal Gücünü Geliştirir: Masallar, gerçek dünya dışı unsurlar içerdiği için çocukların hayal dünyalarını genişletir. Bu, onların yaratıcı düşünmelerine, farklı bakış açıları geliştirmelerine yardımcı olur.

  2. Dil Gelişimi Sağlar: Masallar, çocukların kelime dağarcığını artırır. Hikayelerde geçen yeni kelimeler, onların dil becerilerini güçlendirir. Ayrıca, masal anlatımı çocukların doğru cümle yapıları ve dil kuralları hakkında daha fazla bilgi edinmelerini sağlar.

  3. Değerler ve Ahlaki Öğretiler: Çocuklara masal anlatmak, onların doğru ile yanlışı ayırt etmelerini, empati kurmalarını ve çeşitli toplumsal değerleri anlamalarını sağlar. Çoğu masalda, kahramanlar zorluklarla karşılaşıp bu engelleri aşarak değerli dersler alır.

  4. Duygusal Gelişim: Masallar, çocukların farklı duygusal durumları anlamalarına yardımcı olur. Hikayelerdeki karakterlerle empati kurarak, sevinç, korku, üzüntü gibi duyguları deneyimleyebilirler.

  5. Sosyal Beceri Gelişimi: Masallar genellikle karakterlerin işbirliği yaptığı, birbirlerine yardımcı olduğu veya bazen çatıştığı durumları içerir. Bu, çocukların sosyal beceriler kazanmalarına ve başkalarıyla etkili iletişim kurmalarına yardımcı olabilir.

  6. Problem Çözme Yeteneği: Masallarda, karakterler çeşitli sorunlarla karşılaşır ve bu sorunları çözmek için farklı yollar ararlar. Çocuklar, bu tür hikayeleri dinleyerek problem çözme becerilerini geliştirebilir.

  7. Rahatlama ve Güven Hissi: Masal dinlerken çocuklar, bir tür güvenli bir dünyaya dalarlar. Masallar, onları rahatlatır ve uykuya geçişi kolaylaştırır. Özellikle gece uyumadan önce anlatılan masallar, çocukların güven duygusunu pekiştirir.

  8. Ebeveyn ile Bağ Kurma: Masal anlatmak, ebeveynler ve çocuklar arasındaki bağı güçlendirir. Birlikte vakit geçirme, çocuklara güven verir ve onların duygusal gelişimlerine katkı sağlar.

İşte  birbirinden eğitici 3 Masal Örneği;

1. KIRK DOST MASALI

Eski zamanlarda gayet zengin büyük bir adamın ipsiz, sapsız bir oğlu varmış. Bu oğlan babasının malını telef edip duruyormuş. Babası ne kadar nasihat etmişse de bu oğlana tesir ettirememiş.

Bu oğlan para sayesinde kırk arkadaş tutmuş ve bu kırk arkadaşın hepsi de oğlanın telefçiliği sayesinde kırk tüccar olmuş.

Oğlanın babası ölürken oğluna:

“ Yavrum, hiçbir sözümü tutmadın, bari ben öldükten sonra eğer başın darda kalırsa tavandaki halkadan sen seni as,” diye vasiyet etmiş. Babası öldükten sonra yine oğlu olanca malını savurup ona buna yedirmeye başlamış. Nihayet günün birinde oğlan eyle bir hale gelmiş ki, kendi malı ile tüccar olan o kırk arkadaşı bile evvelce kendisine ağa derlerken şimdi:

“Fakir yanımıza gelme, bitin gelir,” demeye başlamışlar. Bu sefer de o gendilere “ağalarım”  diyormuş. Bir gün bunların kırkı da birleşip kıra eğlenmeye gidiyorlarmış; bu oğlan da arkalarına düşüp:

“Ağalar, ne olur, ben de geleyim, siz cirit oynarken, ben de elbiselerinizi bekler, yemeğinizi yaparım? ,”demiş. Kabul etmişler.

Orada onlar oynamaya çıkmışlar, bu da iki tane kaz kızartmış; oraya koymuş. Pilâvı pişirirken bir çalağan gelip kazın ikisini de kaptan alıp havalanmış. Oğlan:

“Eyvah! Şimdi ne yaparım?” demiş. 

Adamlar gelip:

“Hani yemek,” diye sormuşlar. Oğlan:

“Kazları çalağan kaçırdı,” deyinci bunu öldürmek için her biri bir sopa alarak oğlanı vurmak istemişler. Oğlan kaçıp dosdoğru gelip babasının söylediği halkadan gendisini asınca tavandan çuvallarla cevahir taşı dökülmüş. Oğlan bunu görünce hemen eline bir tane alıp dışarı çıkmış. Onlar da zaten kapıya gelmişlermiş. Oğlan:

“Ağalar, bu ne değer?” deyince, hepsinin elinden sopaları düşmüş.

“ Ne bilelim, anca sarrafı bilir” demişler. Oğlan hemen sarrafa gidip birini bozdurmuş; yiyecek, içecek almış. Eşya, karı, çoluk çocuk, azap, hayvan hepsini tamamlayıp zengin olmuş.

Bu hayın arkadaşlardan öç almak için bunları evine davet etmiş. Kırk azabın eline kırk sopa verip içeri saklamış, tüccarlar gelip oturduktan sonra biraz hoşbeş derken ev sahibi:

“Arkadaşlar, benim kılıncımın ucunu sıçan yemiş,” demiş. Adamlar:

“Evet, yir, o kâfir hayvandır,” deyinci:

“Hey namussuzlar, kılıncı sıçan yir de kazları çalağan kaçırmaz mı?” deyip adamlarını çağırıncı kırkını kırkının üzerine yatırıp epeyce dövdürmüş. Misafirler canlarını zorla kurtarıp evlerine kaçmışlar.

Oğlan da bir daha eskisi gibi hareket etmemiş. İyi bir hayat sürmeğe başlamış.

Malı dünya elde iken hep adamlar dost olur,

Malı dünya elden gitse dost dahi düşman olur Sözünün doğruluğunu bizzat anlamış olmuş

Derleyen: Salih SAN

2. ÜÇ OĞLAN

Bir varmış bir yokmuş, yokmuşluğun varlığında varlığın darlığında bizim hindi asmaya bindi derken asmadan indi. Altı ayla bir güz durmadan gitti. Dağları yol gibi, ovaları sel gibi geçti. Temaşa, temaşa hoş geldin bayram paşa derken bir karı koca ile üç oğluna denk geldi. İmdi oturalım soğuk pınarın suyunu içerekten, çınarın gölgesinde yataraktan keyfimize bakalım. Arkasında da bir masal kuralım.

Çok eski zamanlarda bir varmış bir yokmuş, develer tellal pireler berber iken, ben anamın anasının anasının beşiğini tıngır mıngır sallarken bir karı koca ile üç çocuğu varmış. Gece gündüz demezler, günleri ayları bilmezler, gün yüzü görmeden evlerinde ömür sürer giderlermiş. Gün gelmiş, böyle ömür sürülmez denmiş de ana baba üçler, beşler, yediler, kırklar demişler, üç oğulları ile kendilerini yola vermişler.

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ayla bir güz gitmişler de neden sonra bir dağın başında şırıl şırıl suyu akan bir pınara gelmişler. Su içelim derken çocuklardan birini çeşmenin yalağına düşürmüşler, birini bir kurda, birini de bir ayıya kaptırmışlar. Netsek neylesek diye telaşa düşmüşler. Sağa bakmışlar sola bakmışlar, çocukları kurtarmak şöyle dursun kendilerinin de tehlikede olduklarını görmüşler. Bey kaçmış, hatun kalmış, onu da bir dev yakalamış. Kaçan bey sonunda kurtulmuş, bir köye muhtar olup koltuğa oturmuş.

Bazen ümitsizlikler ümidi doğurur, derler. Tanrı büyüktür diye söylerler. Gerçekten de öyle olmuş. Yalağa düşen çocuk kurtulmuş, durmadan “Tanrım murat” diye söylenmeye başlamış. Ağzında çocuk olduğu halde kaçan kurdu çobanlar görmüş, peşine düşüp etrafını çevirmiş. Kurtulan bu çocuk da hep “Tanrım murat” diye söylermiş, Ya ayı ne oldu demeyiniz, mağarasına gitmiş, çocuğu bir güzelcene besler gözü gibi bilirmiş. O da ikide bir “Tanrım murat” diye seslenirmiş.

Bir gün gelmiş ayı yiyecek bulmaya gitmiş. Çeşme başındaki çocuk “Tanrım murat” diye ünlemiş. Mağarayı terk edip sesin geldiği yana gitmiş. Çeşme başına geldiğinde diğer iki kardeşini beraber görmüş. Sevincine diyecek yokmuş.

Dağlar durak, çeşme başları konak olmuş üç kardeşe. Büyümüşler, serpilip dalyan gibi delikanlılar haline gelmişler. Askerlikleri de gelip çatmış. Birbirlerimize kavuşmakla muradımıza erdik diyerekten şehre inmişler. Zaman dediğin nedir ki yel gibidir gelir geçer, su gibidir akar gider. Askerlikleri de geçmiş. Bir dertleri varmış o da anneleri imiş.

Çocuklar anne der ağlarmış. Baba da hatun der feryadı basarmış. Ah ettikçe dağlar inler, vah ettikçe gökler gürler, dağlar ateş olup yanarmış. Baba kapıları çalmış, feleğe dert yanmışta derdine yanan olmamış. Var varanın sür sürenin, bu dünya demini sürenin demişte keyfine bakmaya çalışmış. Ama hatunsuz edememiş, bulmak içi evini adayıvermiş. Meğer evi de dillere destanmış. Memlekete haber salmış ki:

“Devi kim öldürürse, hatunumu buraya getirirse ona canımdan da aziz bildiğim çok sevdiğim evimi vereceğim.”

Sonra devin yerini bir iyice anlatmış, evini donatmış. Ev dediği ev değil, sanki bir sırça köşkmüş. Her yanı çiçeklerle donanmış, havası da pek temiz, suyu cana can katarmış. Yolları mücevher, kapıları zümrütten yapılı bir taht misali dil ile anlatılamıyacak, kalem ile yazılamayacak kadar güzel bir yemiş. Herkes şaşmış, ağzının suyu akmış. Rüyalardaki masal ülkeye kavuşmak için canla başla çalışmaya koyulmuşlar, eve kavuştuk diye sevince dalmışlar. Atalar sözüdür, el elden üstündür, görmeden düşü bilme işi. İş bilenindir, kılıç kuşananın. Üçkardeş de işini bilmiş, atlarına binmiş, kılıçları elde, palalar belde, devi öğendiler ya nerde, koşmuşlar oraya.

Kolay olmamış varmaları. Bazen yel olmuşlar dağdan dağa atlamışlar, bazen fırtına olmuşlar okyanuslar aşmışlar, bazen da sel olup ovalara akmışlar. Gün gelmiş boyu elli santimlik cüceye yenilmişler, zaman gelmiş dev bir orduyu bir kılıç şakırtısında yenmişler. Ama en sonunda devin bulunduğu mağaraya gelmişler. Kılıç şakırdatmışlar, topuk vurup deve bir selam çakmışlar. Dev şaşırmış, gelenler kimlerdir diye anahtar deliğinden bakmış. Kılıçlar inmiş dev boynunu bükmüş, gözleri şimşek çakarken ol dev oracıkta can vermiş.

Kapıyı açmışlar, analarının boynuna sarılıp ağlaşmışlar. Sevinçler dalga dalga olmuş, gözyaşları su gibi akıp çağlamış. Binmişler atlarına, var varanın sür sürenin diyerek gelmişler babalarının yanlarına. Önce baba şaşmış, benim oğullarım ha deyip sevinci basmış. O sevine dursun çocuklar ağlaşmış. Suya düşen almış sazı eline, vurmuş mızrabı ile teline de içinin acısını bir iyice dökmüş. Arkasından babasına seslenmiş.

“Ey kanım taşıdığım baba, baba olaydın beni suya düşürmezdin, başını alıp gitmezdin.” Canavara kapılan da içini bir iyice dökmüş, o da kardeşi gibi babasına seslenmiş.

“Ey babam, baba olaydın canavarın kaptığı oğlunu yalnız bırakmazdın, keyf çatıp dünyanın zevk-ü sefasını sürmezdin.”

Ayının kaptığı oğul da dayanamamış, seslenmiş:

“Ey babam, baba olan evlâdını ayı kapar da bakar mı?”

Hatun da feryadı basmış:

“Hatunu dev kapar da bey muhtarlıkta keyf mi çatar.”

Bey haklasınız demiş. Boynunu bükmüş. Sarılmış çocuklarına almış hanımını yanına gelmişler anlatılamayacak kadar dillere destan güzel evlerine.

Gökten üç elma düşmüş, üçünden de biri birinden güzel üç kız çıkmış. Biri nar tanesi mi desem nur tanesi mi, diğer ise ay yüzlü şehla bakışlı, tatlı gülüşlü imiş, ömrü de yay kaşlı tatlı gülüşlü şeker gibi bir şeymiş. Üçünü de üç kardeş almış. Onlar ermiş muradına darısı sizlerin başına…

Derleyen: Numan KARTAL

3. HÜSNÜ YUSUF

Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın bir tek kızı varmış. Bu kız her gün has bahçenin içinden akan bir derenin kıyısına oturur serinlermiş. Günlerden bir gün yine bu derenin kıyısında serinlerken, kolundaki bileziğini çıkarıp bir taşın üstüne koymuş, derede ellerini yıkarken kırk bir tane beyaz güvercin gelip yeşil çimenlerin üzerine konmuşlar. Bunlardan kırkı bir silkinişte kız, bir tanesi de yakışıklı bir delikanlı oluvermiş. Bütün bu olan bitenleri hayran hayran seyreden padişahın kızı, bileziğini koluna takmak için, dere kenarından kalkınca, yakışıklı delikanlı yeniden bir güvercin oluvermiş, taşın üzerinde duran bileziği boynuna geçirip uçup gitmiş. Kırk kızın kırkıda güvercin olup onun peşinden pırradak uçup gitmişler.

Ondan sonraki günlerde kız yine has bahçedeki derenin kenarında oturmuş, güvercinleri beklemiş ama ne gelen, ne giden olmuş bir daha. Delikanlıya gönlünü kaptırmış olan kız derdinden hastalanarak yataklara düşmüş. Babası ülkenin en ünlü hekimlerini çağırtmış ama kızın derdine derman bulan olmamış. En son kızına bir hamam yaptırmış; her gelen, önce başından geçen ilginç bir olayı anlatır, ondan sonra yıkanırmış.

Günlerden bir gün hamama genç ve güzel bir gelin gelmiş ve başından geçen şu olayı anlatmış:

“Bir gün çayın kenarında çamaşır yıkarken, işimi bitirmek üzereydim ki, odunum bitti. O sırda otuz katır yükü odun geçiyordu yakınımdan. Peşlerine düşerek yürümeye başladım. Gittiler, gittiler, kayalık bir yerde bir kapının önünde durdular. Biraz sonra kapı açıldı ve katırlarla birlikte ben de içeri girdim. Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir merdivenden yukarı çıktım, bir odaya girdim. Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir merdivenden yukarı çıktım, bir odaya girdim. Burası bir mutfaktı. Nefis yemekler pişiyordu tencerelerin içinde. Birinin kapağını açtım. O sırada bir ses; “ bırak onu, açma kapakları. Onu peri padişahımızın oğlu yiyecek” diye seslendi. Kapağı kapattım, mutfaktan çıkıp bir başka büyük odaya girdim. İşte o zaman ne olduysa oldu. Tam kırk bir tane beyaz güvercin doldurdu odayı. Kanatlarını çırpar çırpmaz, kırkı birer genç kız, biri de aslan gibi bir yiğit oluverdi. Delikanlı bir odaya girdi, elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, odanın her bir yanı tiril tiril titredi.” Bunun üzerine:

“Sizler nasıl titriyorsanız, sevgilim de böyle titreyip inlesin” dedi ve odadan çıkıp gitti.

Ertesi gün katırlarla birlikte ben de bu garip yerden çıkıp evime döndüm.

Bunu duyan padişahın genç kızı: 

“Bütün hamam senin olsun, yeter ki beni oraya götür,” demiş. 

Ertesi gün katırların peşine düşen genç kız, açılan kapıdan içeriye giriyor, tencere kapaklarını kaldırıyor, karnını bir güzelce doyuruyor ve güvercinlerin gelmesini beklemeye koyuluyor. Görünmemek için de büyük odadaki dolaplardan birinin içine saklanıyor. Biraz sonra gelen güvercinlerden kırkı kız, biri de erkek oluyorlar. Bir de ne görsün? Delikanlı, gönül verdiği genç değil mi? Elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, her yer titreyip inlediği halde, kızın saklı olduğu dolapta ne bir hareket görülür, ne bir ses duyulur. 

“Ey dolap, kaç senedir kahrını çekiyorum da, sen niçin inlemiyorsun?” diye sorar delikanlı. 

“Ya Hüsnü Yusuf, içinde sevgilin saklı, onun için inlemiyorum,” diye dile gelen dolap karşılık verir. Dolabı açan delikanlı sevgilisin karşısında görünce, sevincinden deliye döner.  Gel zaman git zaman, kız, sevgilisine, bir çocukları olacağını müjdeleyince; delikanlı:  “Şimdiye kadar periler, senin burada olduğunu anlamadılar. Fakat anlarlarsa seni öldürürler. Ben seni, Padişah babamın sarayına götürüp, kapının önüne bırakırım. Sen de: Hüsnü Yusuf’un başı için beni içeri alın” dersin. Ben her gün seni görmeye gelirim, diye kızın gönlünü alır, sonra da onu kanadına bindirip babasının sarayı önüne bırakır: O gece kız bir erkek çocuk doğurur.  

Bir gece, saraya gizlice giren Hüsne Yusuf’la kızın konuştuklarını hizmetçiler görüyor ve gidip padişaha haber veriyorlar. Padişah kızı huzuruna çağırtınca, kız olan biteni bir bir anlatıyor. Ertesi gece Hüsnü Yusuf gelince yakalanıyor. “Serbest bırakmalarını, bırakmadıkları takdirde perilerin hepsini öldüreceklerini söylüyorsa da, gene bırakmıyorlar. Padişah beyaz bir güvercin satın aldırıyor. Sarayın fırınlarından birini de yaktırıyor. Periler gelip Hüsnü Yusuf’u istiyor, üstelik de padişahın üstünü başını parçalıyorlar. Bunun üzerine Padişah elindeki beyaz güvercini havaya kaldırıyor ve:

“ Hüsnü Yusuf’un yokluğuna yıllarca katlandım, bundan böyle de katlanırım ama sizin yanınıza da bırakmam artık onu,” diyor. Sonra elindeki güvercini yanmakta olan fırının içine fırlatıyor. Fırlatılanın Hüsnü Yusuf olduğunu zanneden kırk perinin kırkıda fırına dalar ve hepsi de yanarlar. Böylece kötülük perilerinin elinden kurtulan iki gencin düğünü yeniden yapılır, yenilir, içilir, muratlarına geçilir. 

Derleyen: Veysel ARSEVEN

Masallar İçin Kaynak; kulturportali