Günümüzde bayramların bir tatil fırsatı olarak görülüp adeta kaçış planlarına dönüştüğü modern çağın aksine, bir zamanlar Erzincan’da bayram; yürekten özlenen, içtenlikle kutlanan ve gidişiyle insanı hüzne boğan eksiksiz bir buluşma, barışma ve neşe kaynağıydı. Henüz hava kirliliğinin en bilgili sözlüklerde bile yer almadığı, alaca karanlık, sessizlik ve serinliğin birbirini yumuşakça tamamladığı o dupduru dönemlerin bayram öyküsü, bir kentin hafızasını yeniden canlandırıyor.
Sabaha Karşı Evlerde Yaşanan Tatlı Telaş
Yılda iki kez, sabahın taze serinliğinde gözlere yapışan tatlı uykuyu yuyup götüren bayram sabahları, evlerde hummalı bir hazırlıkla başlardı. Bayram namazına gecikmeksiz yetişilmesi için ev halkı, özellikle de kadınlar adeta seferber olurdu. Çocukların potinlerini bağlayan, ceketlerini düğmeleyen ve yakalarını düzelten kadınların bu ters yönlü güçleri arasında sağa sola, ileri geri çekilen çocuklar ise bir an önce kaçıp gitmek için adeta çizilmiş bir plak gibi şu sözleri tekrarlardı:
“Gız bırah (bırak)! Gız yeter artuh (artık).”
Bu sularda, o kutsal sabahlarda "geyikler bile yavrularına süt vermezdi." Kitaptaki yeri bilinmese de yıllar yılı geçerliliğini korumuş bu gelenek gereği, namazdan önce ağza tek bir lokma bile koyulmazdı.
Cami Önünde Pabuç Nöbeti ve Unutulan Erkân
Çocuklar sokağa epey erken çıkmış olan babalarına koşarak yetişir, daha caminin kapısındayken pabuçlarını ellerine alıp içeride kolayca gözetleyebilecekleri bir pabuçluğa koyarlardı. Namaz sırasında ise akıllarınca namazı çok bozmayacak kadar başlarını o yöne çevirip pabuçlarını kontrol ederlerdi. Nitekim bu endişe yersiz de değildi; büyüklerin ısrarıyla kırk yılda bir bayram namazına giden amca oğlunun lastiklerinin çalınması, bu nöbetin haklı sebebiydi.
Hocanın çocuklara hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uzun vaazının ardından cemaate yönelik yaptığı şu hatırlatma ise bayramın değişmez ritüellerindendi:
“Ey cemaat! Çok şükür hep Müslümanız, namaz kılmasını hep biliriz. Amma velakin bayramlar arasındaki zaman uzundur. İçimizde bayram namazının erkânını unutanlar olabilir. Bu itibarla bir defa hatırlatmakta ezher cihet faide memuldür.”
Hocanın hareketleri yavaşça ve iki kez anlatmasına rağmen, dersi dinlemeyip kopya çeken öğrenciler gibi, cemaat de yanındakilerin ve önündekilerin yaptıklarına bakarak namazı kılardı. Tabii bu sırada şaşıranlar ve özellikle çocuklar arasında gülenler eksik olmazdı.
"Anam Babamsan, Seni Verene Gurban Olum"
Namaz sonrasındaki ilk bayramlaşma ev halkı arasında gerçekleşirdi. Küçükler büyüklerin ellerini, büyükler de onların yanaklarını öperdi. Yaşlı erkekler el öpenlere "Berhudar ol, Allah mübarek etsin" derken; kadınlar ise şu içten sözlerle gönül alırlardı:
“Anam babamsan, seni verene gurban olum, ayahlara yassir olum… el öpenlerin çoğ olsun…”
Aynı yaştakiler birbirlerinin boynuna sarılır, öpüşme alışkanlığı olmadığından iyice yaşlı kadınlar ise el ele tutuşup salavat getirirlerdi.
Çocuklara yaşlı erkekler gümüş para; çarşı pazarla ilişkisi olmayan, isteklerini sabah kocasından isteyip eve hamal ya da uşakla getirten kadınlar ise çevre ve kuru yemiş verirlerdi. Yaşa ve keseye göre verilen 1 ile 5 kuruş arasındaki o gümüş paralar, abartmasız bugünün 100 hatta 500 lirasından çok daha fazla iş görürdü.
Kabul Olan Yeminler: Kaburgadan Başlayan Ziyafet
Erzincan’da bayram yemekleri azıcık nitelik farkıyla her evde aynı şöleni sunardı. Baş yemek, etin kaburgasıyla pişirilen, üzerine nohut ve üzüm serpilen, azıcık tatlıya çalan muazzam bir pilav ile baklavaydı. Bu ikisinin arasında kızartma, yaprak dolması ve su böreği gibi başaltı lezzetler yer alırdı. Menü genellikle kayısı ve armut hoşaflarıyla turşudan oluşan bir desteyle tamamlanırdı.
Bu eşsiz sofralar için Komik Naşit'in tiyatro oyunundaki o ünlü "nimet" yeminine benzer bir sadakat duyulur, adeta "Yalan söylüyorsam, yediğim bütün bu nimetler mideme otursun" denilerek sofranın hakkı verilirdi. Üstelik bunlarla da kalınmaz; akraba ve komşu ziyaretlerinde kete, sütlaç, meşhur Erzincan peyniri, kuru kaymak ve bal ikram edilirdi.
Meydanlardaki Eğlence ve Kurbanın Hakkı
Çocuklar bayramı şimdiki gibi sadece lafta yaşamaz, Buğday Meydanı’nda kurulan dolap, salıncak ve çarkıfeleklere (dönme dolap) binerek eğlenirlerdi. Ellerinde küçük torbalarla fındık ve şeker toplayanların yanı sıra, ergenlik çağına basmış gençler de bayramlık elbiseleriyle güzel kızların bulunduğu sokaklarda dolaşarak bir karşılaşma olanağı ararlardı.
Kurban bayramlarında ise kesilen hayvanın eti tam kitaba uygun olarak üçte ikisi konu komşuya, hısıma ve yoksula dağıtılır, üçte biri evde bırakılırdı. Kesilen hayvancağız hemen kavurma yapılarak ne hakkı ne de halkı aldatma yoluna gidilmezdi.
Aydın Havası Kısa Kesilen "Tellek" Ziyaretleri
Bayramı izleyen ilk hafta içinde, hükümet büyükleri gibi pek istemeyerek karşılanan ama asla savsaklanmayan bir ziyaret daha gerçekleşirdi: Kadın telleklerin (dellakların) ziyareti. Yanaklarına kat kat allık süren, kaşlarına kalın rastık çeken ve göğüslerini adeta bir bebek emzirecekmiş gibi cüretkarca açan bu kadınlar, pek de sevimli bulunmazlardı. Bütün evler bu ziyaretlerin niyetinin "ticaret" olduğunu bildiğinden, verilecek fazlalıkları (bahşişleri) hemen ortaya getirir ve bu oturumu adeta bir "Aydın havası" kadar kısa kesmeye çalışırlardı.
Erzincan’ın o dönemlerde yürekten özlenen, içtenlikle kutlanan ve her anı dolu dolu yaşanan bayramları, geçmişin en dupduru yapraklarında birer hatıra olarak varlığını korumaya devam ediyor.
Kaynak; Nizamettin ÖZBEK, Erzincandan Kemahtan, 1982 (erzincannostalji)


