NEFS MUHÂSEBESİ

El’aman nefs elinden, nefs elinden el’aman!

Eğer hemen değilse, sor kendine, ne zaman?

(N.F. Kısakürek, 1983)

Hayat, anlamsız bir ‘varoluş’ olmadığı gibi; ölüm de, sonu hiçlikle tamamlanan bir ‘yokoluş’ değildir. Aksine hayat, bir sâlih ameller-faydalı işler harmanı, ölüm ise iyi veya kötü faaliyetlerimizin karşılığını bulacağı ‘ebedî hayat’ alanına geçişimizi sağlayacak olan dönüm noktasıdır. Bu nedenle insan; günlük, haftalık, aylık ve yıllık periyodlarla geçmişte bıraktığı mesâisinin muhasebesini yapmalı; her günü, hayır anlamında dünden bir adım önde olması niyetiyle çalışmaya koyulmalıdır.

“İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler.” (Enbiyâ, 21/1)

“Yedi şey gelmeden önce, hayırlı amellere girişiniz: Yoksa siz (kulluk vazifelerini) unutturan fakirliği mi, azdıran zenginliği mi, bedeni zayıflatan hastalığı mı, bunaklık getiren yaşlılığı mı, ansızın gelen ölümü mü bekliyorsunuz? Yoksa beklenen bir belâ olan Deccal’i mi, ya da hepsinden daha şiddetli ve acı olan kıyâmeti mi beklemektesiniz?” (Buhârî, Tirmîzî)

Müslüman, bu dînin, bu canın, bu fâni dünyâ hayatının kendisine emânet olduğunu, bir gün bu emânetin, hakîki sahibi tarafından mutlaka kendisinden alınacağını ve hesâbının sorulacağını bir an bile aklından çıkarmamalıdır.

İnsan eğer başkalarına karşı avukatlık yapacaksa, nefsine karşı da savcılık vazifesini ifâ etmelidir. Nefs muhâsebesi, bir iç kontrol mekanizmasıdır ve insanın kendi kendini gözden geçirmesi demektir. İnsanın kendini yargılaması, başkalarını yargılamaktan çok daha zor bir görevdir. Belki her gün kendimize şu üç suâli sormak durumundayız:

Başkalarına karşı akıl ve vicdânıma uygun hareket ettim mi? Dostlarıma karşı, insanlarla muâmelelerimde doğru davranıyor muyum ve bana öğretilen sırât-ı müstakîm üzere yaşadım mı? Kişi kendine her gün şunu söylemeli ki, “hayatta izleyeceğim en önemli hedef, önce kendi kusurlarımı düzeltmek, sonra bunu başkalarına tavsiye etmek olmalıdır.”

Adam olduysak eğer, sormalıyız kendimize; ne getirdik ve ne götüreceğiz yanımızda… İnsan için en büyük san’at, kişinin kendine çizilen ilâhî sınırların dışına taşmadan, haddini aşmadan yaşamasıdır. Kendini kontrol altına alamayan insan, ebedî ziyândadır, hüsrândadır. Öyle vasat olmalı ki insan, aynaya bakınca yüzü kızarmamalı, öyle tevbekâr olmalı ki, işlediği günahlar karşısında kalbi kararıp, kaskatı kesilmemeli…

Kendine bakan, eksiğini görecektir. Eksiğini gören, her gün biraz daha kusurlarını düzeltmeye çalışacaktır. Arzû ve heveslerinin kulu, tutkunu olan, ‘ene’si kendisine bakmasına engel olan, kusurlarını göremeyecektir. Hatâda inat eden, Hâkk’a doğru aslâ yol alamayacak ve dâimâ eksik kalacaktır.

“Ölmeden önce ölünüz, hesâba çekilmeden evvel, kendinizi hesâba çekiniz!” (Tirmîzî) “Bütün dünyevî lezzetlere son verecek olan ölümü çok hatırlayınız!” (Tirmîzî)

Bir gün ölüm döşeğine uzandığımız zaman, “hayatta büyük işler yapamadım, büyük eserler meydana getiremedim” diye üzülmemek için, başkalarına hayır ve faydamızın dokunması ve imkânlar nispetinde yetimin, yoksulun elinden tutmak gerek…

Kişi, nefsinde tecrübe etmediği bir şeyi, halka da tavsiye etmemelidir. Başkalarının yanlışları ve kötü halleri ile uğraşarak ruhlarımızı karartmak yerine, düzeltilmesi gereken biricik insan olarak, işe kendi nefislerimizden başlamalıyız. Nefsini ıslâh edemeyen, laf ebesi, ameli noksan, yarım-yamalak mücâhitlerin her bir işleri, yarım kalmaya mahkûmdur. Hep başkalarının Müslümanlığını sorgularken, kendi Müslümanlığımızı unutur olduk... Nice açmazların, çelişkili davranışların yumağı haline geldik. Allâh’ımız bizleri içine düştüğümüz bu elîm hallerden muhafaza buyursun.

Yaptığımız ve yapacağımız işlerimiz Hakk’ın rızâsına uyuyor mu, halkın menfaatlerini ve istikbâlini kurtarmaya yönelik mi ve üzerimde başkalarına ait olan haklar var mı? Suâline gönül ferahlığı ile ‘inşâAllâh’ diyebildiğimiz gün, sevineceğimiz, ümitleneceğimiz ve ferahlık duyacağımız gündür.

Gönüllerimizi kirleten, kalplerimizi hasta eden şeylerin başında; ucûb, hased, şehvet, mal sahibi olma, makâm tutkunluğu ve öfke gibi haller gelir. Bunlardan temizlenmenin en kestirme yolu, hayatı günlük muhasebeye tâbi kılmaktır, tevbedir. Günlük muhâsebe bir kalp sorgusudur. En bilinen ifâdesiyle; “Bugün Allâh İçin Ne Yaptın?” hesaplaşmasıdır. Kendimize sormalıyız: “Kalbimiz Nasıl?” diye… Eline alıp insanlar arasına çıkabilecek saflık ve sâfiyette mi yoksa ‘cıfıt çarşısına’ mı dönmüş? Dünya için mi atıyor, yoksa Allâh için mi? Bu türden sorular, kendimize ‘farkındalık bilinci’de kazandırmış olacak, aymazlık ve gaflet uykusundan uyanarak kendimizi ‘gönül diriliği’ne kavuşturmuş olacağız.

O halde, “hayyâ’le’l-felâh, “hayyâ’le’l-felâh, “hayyâ’le’l-felâh…”

Rabbimiz, hallerimizi hayra çevirsin. Nefs muhâsebesini lâyıkıyla tutan ve hesâbını yüz akıyla verebilen kullarından eylesin. (Âmin.)

 

 

Şeref İŞLEYEN

[email protected]