I 13. Mart 2014 tarihinde yine bu gazetede yazdığımız bir yazının başlığı “Tarihi Eserlere ve Kutsal Mekanlara Sahip Çıkmak” başlığını taşımaktadır. Bu kez aynı ve benzeri olgular biraz daha detaylı olarak vurgulanacaktır. Nitekim sür-git devam eden kronikleşmiş sorunlar karşısında aynı kararlılıkla mücadele etmek gerekmektedir. Bu bir anlamda “yıkılıcılığa” ve yok ediciliğe” karşı sürekli bir “var olma ve koruma” mücadelesidir. Birileri yer yüzüne anlam veren değer ve dokuları yok etmeye kalkıştıkça, bizler de onlara karşı gereken tüm mücadeleyi vermek, kötülüklere ve yıkıcılıklara karşı sürekli direnmek zorundayız.
      Yukarıda zikrettiğimiz yazının girişinde “.. Doğrudan kimseyi hedef almadan ve tahkir edip şuçlamadan önce, akl-ı selim herkesin kabul edip onayladığı genel/evrensel bazı temel ilkeleri belirtelim;
      - İnsan olmak, çevreye (topluma, tarihe, doğaya) karşı sorumlu olmaktır.
      -İnsan olmak, kuşkusuz medeni olmakla ilişkilidir. Ancak, medeniyet adına atılan adımlarda ve yapılan etkinliklerde “kaş yaparken göz çıkarmak” gayri medeniliktir ve cehalettir.
      -İnsan olmak; salt kazanç uğruna aç gözlü olmaktan, para hırsıyla yasa ve ahlak dışı üretim peşinde koşmaktan uzak durmaktır. -İnsan olmak, yukarıda genel hatlarıyla belirlenen yaratıkların yer yüzüne, topluma, toplumsal değerlere, tarihe ve tarihsel dokulara zarar veren domdılaylara karşı olmak, mıymıntı ve tırsak olmamak, gerekli mücadeleyi vermek ve hayatı onurlu bir biçimde idame ettirmektir” denilmiş ve örnek vaka olarak Erzincan iline ait 5 tarihi/doğal dokunun yok edildiği ya da tahrip edildiği belirtilmiştir. Bunlar; “
      1) Merkez /Hahk (Uydurma adı: Bahçeli köy) yakınındaki kadim ARZİYA kenti kalesi ve kutsal kayalık uzantısı bir taş ocağı firması marifetiyle büyük ölçüde yok edilmiş ve tahribat yapılmıştır. Konuya ilişkin daha önce gerekli resmi kurumlara bilgi verdik. Eğer bu taş ocağı etkinliği devam edecekse, gerekli resmi ve yasal mücadelemiz devam edecektir. Bu mekanın tahribine neden olan kişi, kurum ve kuruluşların aynı sorumsuzluğu devam ettirmeyeceklerini ummaktayız.”
      Tüm çaba ve uyarılara, tüm resmî ya da tüzel kişiliğe haiz kurumlara, en yetkili mercilere kadar konunun götürülmesine, ilgili bakanlığa “açık mektup” olarak da yazılmasına, o yerleşim sakinlerine gereken bilgi verilmesine rağmen maalesef bu tarihi/kutsal mekanı kurtaramadık.
      Erzincan’n merkez olduğu Hayaşa Krallığı başkentinin önemli bir unsuru olan ve yöre halkının “Kızlar Kalesi” dediği yapı artık yok. O kalenin yer aldığı ana kaya üzerindeki sunak alanları ve sahın oyuntuları da yok. Yetmemiş gibi bu kutsal taş örüntüsü sürekli kemirildi, dinamitlerle parçalandı, zirai doku tozlara belendi. Halk sürekli mutazarrır oldu.
      Hitit Kallığı için başkent Hattuşa” ne ise Hayaşa Krallığım için de Arziya odur. Yörede eski Arziya’ya (yani Erzincan adının kaynağı) ait ne kaldıysa bunları korumakla mükellef olduğumuzu her halde tahmin edersiniz. “
      2) Refahiye/ Köroğlu vadi ve kutsal tapınım mağara ve kayalıkları yakınında yine bir taş ocağı tesisi bulunmakta ve bu tesisin çalışmaları ekolojik ve tarihsel açıdan “risk” sınırına dayanmak üzeredir. Bozulan doğal yapının ve yakınındaki tarihsel/kutsal mekanın bu riskten kurtulması için gereken sivil-resmi-yasal işlemlerin başlatılması gerekecektir.”
      Köroğlu vadisi tarihsel ve ekolojik dokusunun korunması, en azından geriye kalanlarının kurtarılması yolunda bazı umut verici gelişmeler cereyan etmiştir. Erzincan Müzesi arkeologları Özkan Tosun ve Elif Tosun tarafından da gerekli inceleme yapılmış, bu vadide bulunan Anahita kutsal tapınım mağarası ve Roma Kemeri başta olmak üzere, mekanın sit alanı olması yönünde resmi girişimlerde bulunulmuştur. Artık sit alanı olan bu olağan üstü dokunun korunması girişimleri devam etmektedir.
      Köroğlu sit alanının hemen yanında kurulan bir taş ocağı firması, ana vadinin bir kısmını kemirerek, bu alandaki fauna ve flora örtüsüne belli ölçüde zarar vermiştir. Umuyoruz ki ilçe yetkilileri başta olmak üzere halkımız da binlerce yıldır gizemi ve biyolojik çeşitliliğiyle oldukça önemli ve muhteşem görüntüye sahip olup bu mekanın daha fazla tahrip edilmemesi için gerekeni yapacaktır.
      “3) Tercan Pekeriç ( Uydurma adı: Çadırkaya) beldesi içinde bulunan ve tarihsel önemi tartışılamaz olan yapının hemen üzerinde yer alan kayalık, bu tarihsel yapının kutsal interlantıdır”.
      Bu mekanda bir süre önce taş ocağı çalışması yapılmış, mekan tahrip edilmiştir. Umalım ki aynı hataya bir daha düşülmesin ve belde insanları yıkıcı-yok edici firmaları o yöreye yaklaştırmasın.
      Pekeriç’e ilk gidişimiz 1970’li yıllarda “Erzincan Tarihi” ni hazırlama aşamasında mümkün oldu. Pekeriç, kadim dönemlerden kalan ve Doğu Anadolu’nun en önemli mabet merkezlerinden biridir. Eski dönemlerde “Bogariç” yani “Tanrılar Karargâhı” diye anılan bu yerde Paulikien mensubu topluluklar da yaşamış, bu insanların bir kısmı Gregoryen Ermenileri ile Ortodoks Bizans baskısı nedeniyle Balkanlara sürülmüşlerdir. Balkanlara Paulikien kimlikleriyle göçürülen insanlar orda “Boğ” la başlayan yerleşimler kurmuşlardır. Bunlardan birinin adı Bogomil’dir. Kitle olarak da Bogomil denilen bu topluluk daha sonra Müslüman olunca “Boşnak”diye anılmışlardır. Günümüz Boşnakları bu yöreden giden Asyatik/Turani kökenli olan Hayaşa bölgesi insanlarıdır.
      1980’li yıllarda bu yöreyi ziyaret ettiğimizde, dönemin Belediye Başkanı Bülent Torun’la tanıştık. Buranın ne kadar önemli olduğu konusunda sohbet ettik. Bülent kardeşimiz daha sonra iyi niyet temelinde kalenin ağaçlandırmasını yapmış, ancak bu ağaçların kaleye zarar vereceğini söylediğimiz gün bu işten vaz geçip kaleyi eski konumunda korumaya özen göstermiştir. Bu yönde duyarlılık gösteren erdem ve anlayış sahibi başkanlarımıza her zaman müteşekkiriz.


      13. Mart 2014 tarihinde neşredilen yazımızdan diğer bir ibare:
     “4) Erzincan- Kemah arasında “Maksutuşağı” mevkiinde yapılmak istenen barajın çevre konusunda yapacağı tahribat ve yok etmesi mümkün ekolojik-kültürel değerlerin ne olup olmadığı konusu iyi bilinmeli, gerekirse bu çalışmanın da sivil-yasal platformlarda tartışılıp öncelikle yöre halkının arzuları yönünde karar verilmelidir.”
      Bu yaz ortasında (2014) Maksutuşağı yöresine tekrar gittim. Vadi çevresinde gerçekten olağan üstü biyolojik bir çeşitlilik ve tarihsel veriler mevcut. Buraya HES yapılması halinde 18 köy ortadan kalkacak, vadi tabanındaki ekili araziler ve yöre insanlarının geçmişe ait tüm maddi-manevi değerler yok edilecektir. Umut verici bir gelişme, yasal olarak bu doğa-tarih katliamının durdurulmasıdır. Yöre halkının gerekli duyarlılığı göstermesi halinde, alternatif enerji kaynağı yerine kolay yoldan kâr güden güruhun hunharlığına asla fırsat verilmeyecektir. Cevahir hanım efendi başta olmak üzere, Maksutuşağı ve çevresindeki değerlere sahip çıkan herkesi kutluyorum. Tarih, doğa, tarım, bitkisel veriler adına yapılan onurlu karşı çıkışlarınızda hep yanınızdayız ve “insanca” yaşama uğruna yaptığınız birlikteliğin başarısı daim olsun, diyoruz. “
      5) Ilıç yakınındaki “altın maden işletmesi”nin çalışmalarında, bu kuruluşun çevreye zarar verip vermediği sürekli kontrol edilmeli, başta siyanür havuzları olmak üzere, her fiili etkinliğinin ekolojiye, tarihsel ve kültürel mirasımıza yansıması izlenmelidir.”
      Bu maden işletmesinin yan etkileri ve olası zararları nelerdir, hâlâ bilmiyoruz. Umarız doğa tahribatı, ırmak kirliliği, siyanür tahribatı, ülke sömürüsü olmuyordur.

      “İNSAN OLMAK YA DA OLMAMAK” İŞTE BÜTÜN MESELE BU!
       Beşerî hayatın algılanıp anlamlaştırılmasının temelinde “tarihsel süreç” dediğimiz olgu vardır. Tarihsellik, biz insanların süre-zaman boyutunu kavramamıza ilişkin gerçekliktir. Öyle ki, arif ya da alim, filozof veya ortalama her insan bu gerçeği bir biçimde idrak edilebilir olandır. İnsan olmanın bizzatihi varoluş ekseninde tarihselliğin kavranıp ifadelendirilmesi bulunur. İnsan dışında hiçbir canlı, duygu ve düşüncelerini tarihsellik çerçevesinde izah edip ifadelendirme yetkinliğine sahip değildir. Tam bu noktada “insan” olmak, zaman ve tarihsellik temelleri üzerinde bilgi ve değer dünyaları üretirken, üretilmiş değerlerin bilinmesi ve korunmasıyla sorumlu olmak anlamını da taşımaktadır.
      Konunun çok daha açık olması ve Müslüman (ya da Müslüman olduğunu iddia eden) bir toplumun anlaması açısından ifade etmek gerekirse, yalnızca iki noktaya dikkati çekmek yeterli. Birincisi, her Müslümana “Ne zamandan beri Müslümansın?” diye sorulduğunda, alınacak cevap: “Gal’ü-bela’ dan beri” olacaktır. İkincisi nokta ise Kur’an’da vakte, zamana (asr’a) yemin edilişidir. Düşünmeyen yaratık olmaktan uzak “düşünen insan” konumunda olmaya namzet kişilerin bu iki konu üzerinde biracık da olsa tefekkür etmeleri yetecektir. O zaman görülecektir ki; zaman içerisinde tekevvün eden soyut ya da somut değerleri yok edenlerin “gal’ü-bela’dan beri Müslümanım” demeleri, sıradan bir ezber, en hafif deyimiyle münafıklıktır. Allah’ın “vakte yemin olsun ki..” hitabına rağmen, vaktin/zamanın (tarihselliğin) içinde oluşan varlıklara, o varlıkların varoluşuna müsebbip olan kişilerin haklarına saygı duymamak, yine en ufak deyimiyle lâdinîliktir. Nitekim inananlar açısından; bu yüzyılın insanları olarak her kim ki geçmiş veya gelecek nesillerin hak sahibi olduğu değerleri katlediyor ise, ebedî gelecekte de affı kabil olmayan cezaya aday yaratıklardır. Elbette ki bu genel açılımdan muradımız, tarihsel ve kültürel varlıklarımıza, uzun yüzyıllar içinde oluşan değerlere saldıranları ahrete havale etmek değil, bu dünyada rezil-rüsva olduklarını bilimsel ve etik açıdan ortaya koymaktır.
      Nicel “irileşme” hastalığı: Fransız asıllı Müslüman mütefekkir ve düşünür Réné Guenon, “Bu çağda (XX.ve XXI.) yaşayan insanların niceliğin egemenliğinde olduğunu” söyler. Bu zamanın temel alametinin nicellik, yani “irileşme”, “sayısallık”, “somutluk”, “salt görünürlük ve göstermecilik” olduğunu ve ruhsuzlaştığını hiç kimse inkâr edemez. Nitekim;
      - Ulusal gelirin şu veya bu seviyede olduğunu söylerken, matematiksel anlamda kişi başına düşen ulusal hasılanın büyüdüğüyle şişinirken, eğer adil bir paylaşım olmuyorsa, büyüyen pastadan belirli zümreler faydalanıyor da çoğunluk dışlanıyorsa, buna “nitel anlamda insanî büyüme ve kalkınma” diyemeyiz. Bu, ekonomide nicel irileşme, demektir. Bu tür irileşmelerde, çaba ve gayretlerine rağmen gerekli kazancı sağlayamayan, gerekli rahat, huzur ve mutluluğu tadamayan kitlelerin varlığı kayda alınmaz, varsa-yoksa bir biçimde güç sahibi olmuş kişi, kurum ya da kuruluşların ihtiyacı gözetilir. Müslüman olduğu varsayılan ülkelerde hâlâ daha “mülk” ve “nimet” ayrımının bile yapılmamışlığı, sosyal devlet ya da adil paylaşım ilkelerini sürekli törpülemektedir.
      - Nicelliğin egemen olduğu toplumlarda kanıksanan ekonomik hayat, müteakibinde gayri insaniliği, duyarsızlığı, ekolojik hassasiyet yoksunluğunu, ruhsuzluğu, insan haklarını gaspı, doğaya ve tarihi değerlere karşı hoyratlığı getirir. Nicelliğin egemenliğinde kalan kitlelerde seçilen ya da atananlarda tuhaf bir enâniyet görülür. Ele geçirdikleri ya da kendilerine bir biçimde tevdi edilen makamlardan aldıkları gücü istismar etmeye, yeni yapılanmalarda işin aslını esasını bilmeden, hiçbir estetik veya tarihsellik ya da folklorik değer gözetmeden ; “ben diyorsam doğrudur”, “yıkın gitsin”, “yapın gitsin”ci, nezahat ve nezaketten yoksun davranışlara meyletmeye savrulurlar. Siyasî ya da idarî makamlara atanan ya da seçilen zevat beklenilen kültürel donanımdan mahrum ise iş daha da besbeterdir.

     İçinde bulunduğumuz on yıllar içerisinde giderek yaygınlaşan “betonlaştırma” etkinlikleri kendini sarih bir biçimde ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz betonlaştırma, her hangi zaruri bir ihtiyaca karşılık gerektiği biçimde mimari etkinliği değil; ekolojik denge, tarihsel doku, doğal güzellik, zirai-tarımsal yapı, güzellik kriterleri göze alınmaksızın, dahası ön görüden yoksun olarak yapılan bina, yol, baraj, fabrika vb. etkinliklerdir. Rastgele betonlaştırmalar karşısında, güya çevreyi gözettiğini söyleyen, ancak “çevreciliği” kendi zavallı ve şıllık tahayyüleri içinde heba eden bazı kitlecikler de, değil ki betonlaştırmalar karşısında anlamlı bir direnç göstermek, aksine, makul vatandaşların “bu mikroplar karşıysa, anlayın ki yapılanlar doğrudur” genel kanaatinin yaygınlaşmasına neden olmakta, gerçek anlamda ekolojik hareketlere zarar vermektedirler.
      Kent ve kasaba gibi insan nüfusunun yoğunlaştığı yerleşimlerde yeni binalar yapmak zorunluluktur. Ne ki, “kent”, “kentleşme” ve “kentlileşme” olguları biri biriyle ilişkili ve fakat ayrı ayrı anlamlara sahiptir. İddialı olacak ama, ülkemizde sayıları binlerce olan belediye başkanları veya belediye yetkililerinin, imardan sorumlu bürokratların, bir biçimde seçilmiş millet vekillerinin kaçta kaçı bunun farkındadır? Bunun istatiksel cevabını verecek verilere sahip değiliz, ancak genel kanaatin ne olduğunu kamuya havale ediyoruz. Matematiksel nesnelliğe dayalı değilse de, görünen somut hallere bakarak sahih olduğu su götürmez bazı hâllere soru formatında değinmek mümkün. Örneğin;
      -Bütün bir Türkiye’de kaç kentimiz, kendi trafik/park sorununu çözmüş ve mevcut yollar, giderek artan araç – insan yükünü ne kadar taşımaktadır?
     -Kent veya kasabalarımız yeni yapılaşma süreçlerinde bulunduğu mekânın münbit arazi ve kıraç alan ayrımına ne oranda önem vermektedir? Özellikle ovalarıyla ünlü kentler, ova karşısında mimarî yapılaşma dengesini ne oranda gözetmektedir?
     - Varsa (ki çoğunluğunda var) mevcut tarihsel- kültürel varlıklara karşı gerekli özen ve hassasiyet gösterilmekte midir?
      -Her kent kendi özgün kimliğiyle ön plandadır. Kaç kentimiz sıradan kent olmak yerine kendi tarihsel-kültürel kimliği üzerinde büyümektedir?
      -  XXI. Yüzyıl kentlileşme süreçlerinde her kent belli bir olgu, değer ve üretimde uzmanlaşarak yeryüzüne anlam katarken, ülkemizde bu bilinç ve öngörüye dayalı kaç tane kent sayılabilir?
      -Her kent mimari dokusuyla ülkenin çeşnisi olmak durumunda iken, mostura suratlı yüksek kat yapma hastalığına tutulmayan, buna karşın bahçe, park ve müze gibi dokuları öncelleyen kaç kentimiz var? - Kentlerin her birinin kendine özgü ya da genel bazı sorunları bulunmaktadır. Kaç belediye temel sorunları çözmede ne kadar köklü/radikal tedbirler almaktadır? Kaç belediye başkanı, kentin varlıklarını mıncıklamak yerine, gelecek nesillere daha yaşanılır bir kent devredebilme istidadını ve pratiğini ortaya koyabilmiştir?
      -Kentlerin konumundan sorumlu zevatın içerisinde idarî zevat yanı sıra seçilmiş siyasîler de bulunmaktadır. Bu siyasi zevatın, bırakın kentsel sorunlara karşı rasyonel katkılarının olmasını, daha “yasama” olgusundan ne kadar haberdardır? Kent ve sair yerleşim birimlerinin gerçek sahibi addedilen halk kitleleri, siyaseti popilizm ötesine taşıyamayan, işleri ayak oyunlarına sığınarak götüren veya siyasi kariyerlerini lider tapınımı içinde korumaya çalışan bu tür arkaik tipleri elemine edecek kitlesel bilince ulaşabilmiş midir?
      - Kentler, doğal olarak kurum ve kuruluşlarında farklı kentlerden gelen bürokratik kimselere her zaman kucak açmak durumundadır. Ancak, görev aldıkları kente yeterince hizmet etmek yerine, o kenti şahsi ya da çömezi olduğu mahfillere peşkeş çekmekte bir beis görmeyen ve bu hâlleri nedeniyle iğreti/yanaşma sıfatına haiz güruh, vakti geldiğinde defedilebilmekte midir, yoksa trajikomik demokrasiyle karışık yasa ve teamüller hatırına barındırılmalarına kolaylık mı sağlanmaktadır? Dahası, bu sümüksü zevata, yerli fitne-fücur taifesinin destekleri yeterince tel’in edilebilmekte midir?
      -Kentler, toplumsal ilişkileri açısından uygarlıkla örtüşen mekânlardır. Günümüz uygar kentlerinde bireysel özgürlüklere fırsat tanıyan, bireyleri kaliteli hayata ulaştıran, onları onurlu yurttaşlar olarak ülkeye kazandıran yapılar içerisinde Sivil Toplum Kuruluşlarının önemli bir yeri vardır. Kaç kentimiz, gerçek STK’lara sahiptir? Ve bu kuruluşlarda bireyler gerçekten onurlu ve özgürce mi davranmaktalar, yoksa “efendi” payesi verilen ne idüğü belirsiz tiplere köle gibi hizmet etmenin primitif heyecanı içinde malak inek mutluluğunu mu sürdürmektedirler?
      Domdılay, toplumumuz tarafından yeterince bilinip kullanılan katil, bozguncu, mütecaviz, onursuz, pislik, yobaz, nezaketsiz, duyarsız, ruhsuz, kaba, maganda, görgüsüz, hırsız, çirkef, dedikoducu, fitne, haset, aç gözlü, dönek, huzur bozucu, vandalist..,kısaca her türlü kötülüğün müsebbibi yaratıkların genel sıfatıdır. Sayılan bu sıfatların tümü domdılayın bir cephesini teşkil eder. Antropolojik anlamda hominit, felsefî-etik yazında ahlak yoksunu, sosyolojik literatürde öküzoid olarak da adlandırılan domdılayların en belirgin yanları, insanî (tüm tarihsel ve kültürel) değerlere ve doğaya karşı olan düşmanlıklarıdır. Kur’an da bu zevat “hayvandan da aşağıdırlar” (esfel-i safilin) denilirken, masum doğa ya da masum hayvanlar değil, ahlakî anlamda aşağılık insansı yaratıklar vurgulanır. Ayette söz konusu edilen ve masumiyet dışında kalan bu “hayvan” kavramının daha ap açık anlaşılması için, bu ahlak yoksunu yaratıkların biyolojik sembolünün “domuzun dışkısındaki larvadan daha aşağı yaratık” olduğu söylenilebilir. Domdılay, Kur’anın “hayvandan da aşağıdırlar” diye sıfatladığı bu insan görünümlü yaratıkların tevilen kavramsallaştırılmasıdır.

      Günümüzün gelişmiş veya gelişmekte olduğu varsayılan ülkelerinde temel sorunların en başında “insan”ın yeniden tanımlanamaması gelmektedir. Nitekim, her çağda cari ve evrensel “insan” algısı ve tanımlaması olduğu kadar, bu tanımlamaların çağların kendi gerçekliği içerisinde yeniden üretilmesi zaruridir. Zaruridir, çünkü dünyanın sınırlı mamüllerine inat, artan nüfus içerisinde çok sayıda artan yok edici, kemirici, sömürgen, mütecaviz, sülüksü tipler de artmıştır. İnsanlığın yaşayacağı başka bir dünya olmadığı için, bu dünyanın temel hayat verileri ve insanlığın müşterek değerleri korunmak zorundadır. 6.5. milyara dayanan nüfus içerinde yine çok bi milyar iki ayaklı, insan görünümlü, hatta bulunduğu toplumun diliyle konuşan ve hatta aynı günlük hayatı paylaşan yaratıklar (esfel-i safilin) mevcuttur.
      Günümüzde pek çok devletin yasalarında “insan” ve “domdılay” ayrımı yapılmadığı için, “idam yasaktır” gibi demşük bir ibare nedeniyle yeryüzünü yok eden, kirleten, tarihsel ve kültürel varlıklara karşı hoyratça davranan, ekolojik dengeyi alt üst eden, çeşitli canlıları avcılık gibi vahşi duygularla öldüren, hülasa; nefes aldığımız gök yüzünü ve barındığımız yer yüzünü entropiye sürükleyen yaratıkların yok edilmesi yerine onların yaşatılması nedeniyle “hayat” yok edilmektedir. Artık, gerçek insanlık alemi, iki yüzlülüğü, aptallık anlamına gelen yanıltıcı “insancıllık” teranesini bir tarafa bırakıp bu domdılay denen yaratıklardan yeryüzünü arındırmak zorundadır. Bunların eğitilebilir olanları elbette mevcuttur. Ancak, insanlık, doğa, tarih, estetik düşmanı olma konusunda kronikleşmiş yaratıklar asla iflah olmaz ve ıslah edilemezler.
      Yapılan müşahedelerden anlaşılıyor ki, her nerde bir rant, çıkar, para –pul varsa, o noktada insansılar tümüyle dinlerini (inandıkları tanrı, kitap ve peygamberlerini) satmaktan hiç imtina etmemektedirler. Bu konuda bazı kurumlar-kuruluşlar palazlanırken, bireyler de tüm namuslarını peşkeş çekerek üç kuruşluk menfaatleri için kulların hakkını gasp edebilmekte, tarihi,doğal varlıkları yok etmekten geri kalmamaktadırlar. Ya insanlık yaşamaya devam edecek ya da bu domdılayların yok etmekte olduğu bir hayata seyirci kalınacaktır. Unutulmasın ki, hayatın yok ediliş etkinliğinin seyri daim değil, bitimlidir.
      Yukarıda vurgulananlar, tümüyle genel tespit ve yorumlamalardır. Ancak, her bireyin genel-evrensel kanaatler ekseninde ifade edilen gerçeklikler karşısında kendi konumunu tartması, kendi ahvaliyle yaşanılanlar arasında bir ilişki olup olmadığını düşünmesi hem doğaldır hem de gereklidir.

      ..Ve Erzincan; “Yeryüzü Cenneti”, “’ Vakf’ül- Medine” Ve “Darü’l Nasr” Olmaktan Çıkıp Betonlaştırılarak Yozlaşmanın Eşiğine Getirilen Kadim Dünyanın Mahzun Şehri
      Tüm Orta Doğu ve Anadolu halklarının binlerce yıl öncesine giden genel inanışlarının biri de, yer yüzü cennetinin dört nehirle ( Fırat, Dicle, Pişon ve Gişon; Kaynak: Tekvin, 2,8-14) olan bağlantısıdır. Bu kadim söylence Tevrat’ta yer aldığı gibi Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste de zikredilir. Gerek Fırat gerekse Dicle öncelikle ve özellikle Hayaşa Bölgesi coğrafyasıyla bir bütündür. Hayaşa, üzüm bağları, meyve bahçeleri, bölgede erken başak veren tarlalarıyla yer yüzünün “Cennet Ülke”leri içerisindedir. Hayaşa Krallığı’nın başkenti Erzincan (Eski Arziya) ise Cennet ırmağı Fırat’ın kıyısındadır.
      Kadim inanışlarda ve rivayetlerde “cennet” benzetmesi yapılan Erzincan, çeşitli tarımsal ve zirai üretim açısından her zaman bolluk olan memleketler dahilinde bulunduğu için, Osmanlı Döneminde Medine ve çevresinin hizmet giderlerinin karşılanmasında tercih edilen az sayıda şehirlerden biri olmuştur. Tarih boyunca kutsal mekanlarıyla ön planda olan Erzincan, Osmanlı Döneminde İslâm dünyasının incisi addedilen Medine kentiyle bir anlamda kardeş kenttir.
      Selçuklu dönemi kaynaklarında Erzincan, nitelik ve nicelik kriterlerine göre önde gelen 5 Anadolu kentinden biridir (Diğerleri: Konya, Kayseri, Akşehir, Sivas). Unvana layık görülen toplam 16 kent vardır ve bunlardan biri Erzincan’dır. Doğu Anadolu’da unvan sahibi diğer kentler: Malatya, Bayburt ve Ahlat’tır. Erzincan’a verilen Dâr un –nasr; Selçuklu tarihinin en büyük otoritesi olan Osman Turan tarafından “Yardıma mazhar olan şehir” olarak tanımlanmıştır.
      İlk Çağdan son yüz yıllara kadar özellikli ve önemli olan bir kentin kimliği üzerine yazılacak çok şey bulunur ve bu yapılmaktadır. Önemli olan her şey gibi bu kentin özel ihtimam görmesi gerektiği çok açık. Ne var ki bu konuda oldukça muzdarip olduğumuzu söylemek zorundayım.

SELÇUKLU KÜMBETİ’NDEN AKKOYUNLU MEZARLIĞINA

      Yaşları 40 ve üzeri pek çok hemşehrimiz bilecektir ki, bugünkü Terzi Baba Mezarlığının doğusunda bir kümbet ve onun alt çevresinde “Akkoyunlu Mezarlığı” diye anılan bir mekan bulunmaktaydı. Selçukluya ait kümbet, Anadolu Türk-İslam türbe geleneğinin ilklerinden biriydi. Akkoyunlu Mezarlığı içinde bulunan figüratif bezemeler ve kitabelerle donatılı mezar taşları ise sadece bu şehrin değil, genel Anadolu tarihinin baha biçilmez verileri arasındadır.
      1970’li yıllarda tıpkı domuzun çiçek bahçesine saldırıp tüm nebatatı sökmesi gibi bu alana dozerlerle ve kepçelerle saldırılmış, bu eşsiz hazine dümdüz edilmiştir. Sanki yol ve kanal için başka hiç bir güzergâh yokmuş gibi! Yalnız ve yalnız 10-15 metre doğuya kayılsa idi (ki bunda hiçbir engel yoktu) bu mekan, türbesi ve anıtsal mezar taşlarıyla birlikte kurtulabilecekti.
      Selçuklu dönemine ait ve büyük ihtimalle bir Selçuklu prensinin kümbetiyle ilgili olarak elimizde kalan tek veri, bu fakirin lise döneminde çektiği siyah-beyaz bir fotoğraf ve plan çizimidir.
      Akkoyunlu mezar taşlarının durumuna gelince; bu da ayrı bir hikâye. 1986 yılında Erzincan Müzesi’ni kurmamız ve bir yıl bu müzeye tedvîren müdürlük yapmamız sürecinde ilk işimiz bu alanda ortaya çıkan malzemelerin akıbetini takip etmek oldu. Nihayetinde çıkan malzemeyi o günkü Kız Meslek Lisesi binasının arka bahçesinde yığıntı biçimiyle bulabildik. İhtimamsız bir biçimde de olsa bu alana taşınmış olmalarına şükrettik. Her kim bu mezar taşlarının hiç değilse tümden yok edilmesini önlemiş ise o kişi ya da kişilere karşı minnettarız. Daha sonra bu taşları, o günkü Belediye Fen İşleri Müdürü Sefer Çakmak tarafından tarafımıza tahsis edilen ve Belediye’ye ait bir araçla resmen kurulan Erzincan Müzesi’ne (ilk müze bugünkü İl Halk Kütüphanesi binası içindeydi) taşıdık.
      Akkoyunlu Mezar taşları, üzerlerindeki kitabelerden de anlaşıldığı gibi, çoğunluğu Akkoyunlu Devleti’nin yönetici ailelerine mensup kişilere aittir. Oğuzların Bayındır boyuna mensup bu insanlar, tarihsel/kültürel geleneklerinin gereği kendilerini Oğuz Kağan’ın doğrudan neslinden geldiklerine, “Tanrıkut” ve “Açina” hanedanlığına bağlı olduklarına inanırlar. Hatta, bazı mezar taşlarında Oğuz Kağan’ın hükümranlık kupası kabartması vardır. Erzincan Amblemi’ nin ortasında mevcut tarihsel kupa figürünün kaynağı da bu hükümranlık alametidir.
      Oğuz Kağan neslinin Anadolu’daki “kara donlu kâfir” ve Gayri Müslimlerle olan mücadeleleri Dede Korkut Kitabı’nda masal tadında anlatılır. Bir başka deyimle, Erzincan Akkoyunlu Mezarlığında bulunan kitabeli ve figürlü taşlar, Dede Korkut’ta geçen kahramanlarla doğrudan ilişkilidirler. Bu tür mezar taşı yapım geleneğinin ikinci kenti Bayburt’tur. Erzincan’da yöneticilik yapan Gülabibey ve ailesinin ataları Emirhan Kutluğ Beyin türbesi ise Bayburt’a bağlı Sinor Köyündedir.

      GANİZADE ÇEŞMESİ; ULUSLAR ARASI TİCARETİN SOMUT BİR GÖSTERGESİYDİ

      Şimdi tümüyle ortadan kalkan eski Aşağı Çarşı Mahallesi’nde, yolun üst kıyısında beyaz mermerden ve alınlıklı, sütun kabartmalı, kurnalı muhteşem bir çeşme vardı. Çeşmenin banisi Acem olduğu kaydedilen Ganizade Ahmet adlı bir zattır ve tüccardır. Çeşme hem sanatsal durumu hem de ifade ettiği anlam itibariyle çok çok önemli bir eserdi. 1939’da tümüyle yıkılan kent öncesinden kalan nadir yapılar arasındaydı. Müze’nin korumasına almak için gittiğimde, yol çalışmaları esnasında kaldırılmış olduğunu gördüm. Ogünlerde yaptığımız sorup soruşturmalarımız sonuçsuz kaldı. O çeşme nerdedir, kimdedir, ne haldedir bugüne kadar bilgi edinemedik. Elimizde bu eserden geriye kalan yine siyah-beyaz bir fotoğraftan ibaret.

      MUVAKKAT ŞEHİR VE HACI MAHİNUR CAMİİ 

      1939 Erzincan Depremi’nin hemen sonrasında halkın kendi gayretleriyle muvakkat (geçici) bir yerleşim oluşturulmuş, on yıllar boyu burası Aşağı Çarşı, Beybağı ve İstasyon Mahalleri olarak kalmıştır. Son dönem içerisinde bu mahalleler yıkılıp yeniden yapılandırılmıştır. Ancak, keşke o dönemin anısına, ahşap minaresi ve olağan üstü işlemelere sahip minberiyle Hacı Mahinur Camii, Altıgen Kıraathane ve bahçeli-avlulu her hangi bir konut kalabilseydi. Geçmişte yaşanılanların acı bir hatırası olması yanı sıra bu halkın yaşama sevincinin mütevazi bir göstergesi olarak…
      Daha sayısız örnekler var ki, on yıllardır bu kentin tarihsel, doğal ve kültürel varlıklarına karşı adeta bir savaş açılmış durumda. Definecisinden, sözüm ona restorasyoncusuna, aç gözlü HES ve taş ocağı müteahhitlerinden madencisine, şelaleler yakınına bile beton diken TOKİ’ye, zihnen prematüre vasfına haiz atanmış memurundan seçilmişlerine değin bir yığın zevata ne desem ki! Her kim ya da kimler ki bu kent ve çevresinde tüm insanlığa, tüm nesillere, tüm canlı cansız varlıklara ait değerlere zarar vermiş ve veriyorsa
      ALLAH DA ONLARIN BELASINI VERSİN!.

      ŞİMDİ SIRA KUTSAL “SOMA” SUYU KIYISINDAKİ “KERVAN KAYALIKLARI” NDA MI !

      25-28 Eylül’de 22. si yapılan Uluslar arası Hazar Şiir Akşamları etkinliğine katılmak için o hafta boyu El-aziz’deydim. Bize tevdî edilen görev “imza günü”ne katılmak ve AKRA (MENGÜCELİ) DERGİSİ adına panelde konuşmacı olmak. Yeri gelmişken, bu etkinliği yürüten El-aziz Valiliğine, El-aziz İl Kültür Müdürlüğüne, kent müzesi kuracak kadar duyarlı ve ilinin öncelikle kültürel kimliğine önem veren El-aziz Belediyesine takdir ve teşekkürlerimizi belirtip “darısı başımıza” diyelim. Nasıl ki Konya, Urfa, Mardin, Hatay, Sivas, Eskişehir gibi birçok ilimiz belli konularda “başkent” olma yolundalar, El-aziz de “şiirin başkenti” diye anılmakta.
      Ya Erzincan? Görkemli bir geçmişten giderek yok edilip yoksullaşan Erzincan!.. Bu ilin Valiliği, Belediyesi, Kültür Müdürlüğü ve sair kurum-kuruluşları, okuyanı, yazanı, sözüm ona akademisyenleri, tarihçileri, edebiyatçıları !... Tarihinde üç kez başkent olmuş bu kent, şimdi nesiyle ön planda? Kararı sizlere bırakıyorum. Her neyse…
      El-aziz’deki etkinlikler içinde bulunduğumuz birgün, Erzincan’dan yine içimizi kanatan bir telefon…Erzincan Belediyesi marifetiyle Kervan Kayalıkları yok edilip yerine otel yapılacakmış..!...Bakar mısınız !..
      -Sanki otel yapılacak başka bir alan yokmuş gibi,
      -Sanki bu çevre dünyanın en eski, en bilindik İlk Çağ metropoliti addedilecek kadim tarihsel yerleşimlerin yanında değilmiş gibi,
      - Sanki, binyıllardır “ahlak” merkezli didaktik bir efsanenin yurdu değilmiş gibi, -Sanki, o alanda çalışan makinaların deprem vakası yaşanan bu toprakta suların sonsuza kadar kaybolma riski yokmuş gibi,
      -Sanki, bu kutsal mekanın, bu geçmiş ruhların anılarının kayalaştığı mekanın dışında, birilerinin gelip gece zıbarıp horul horul uyuyacakları başka yer bulunamamış gibi
      -Sanki, yapılacak her binanın o muhteşem düzlüğü seyretme imkânını ortadan kalkmayacakmış gibi
      -Sanki;efsane, masal, tarihsellik, ahlak, öğüt bütünü bir mekanın özel ve özgünlüğüne karşıt, günümüz teknolojisiyle otel yapmak büyük bi marifetmiş gibi,
       -Sanki gelecekte tüm nesiller bu efsane-tarih-doğal güzelliğin yüreğine saplanan beton heyulaları lanetlemeyeceklermiş gibi,
       -Sanki “Kervan Kayalığı” tüm ülkede “taşlaşan ruhlar” efsanesinin bir belgeselle tanıtıldığı bilinmiyormuş gibi,
       -Sanki, eğer yapılırsa, ahlak ve vicdan sahibi, tarihe, kültüre, geleneğe, efsane ve sair esatirlere inanan tek bir kişinin bile bu otelde kalması zül olmayacakmış gibi…
      Umuyor ve umut ediyoruz ki, belki bilmeden ve belki iyi niyetle başlatılan “Kervan Kayalığı” yıkımı durdurulur, çevresinin daha fazla tahrip edilmesi önlenir ve o mekan eski konumunda kalır. Yüz yıllardan beri anlatılanlar yine nesilden nesile aktarılır; böylece, kötülük yapanların Allah tarafından taşa çevrildiğinin bu sembolik ama somut nişanesi binlerce yıl yaşamaya devam eder.
      Belki ileride bir gün sizlere, “insan-su ilişkisini”, yaratılışımızın temelinde “su ve “su damlasının olduğunu”, bütün dinlerde “su’yun kutsallığını ve azizliğini, Ekşisu- “su” havzası ve yakınındaki “kervan kayalığı”nın kadim zamanlardan bu yana ne kadar önemli olduğunu, Orta Asya’dan Anadolu’ya “suların öyküsü”nü ve Ekşisu mahallinin Türk kültüründeki yerinin önemini, bu mekanda bilinçsizce yapılacak betonlaştırmanın ne gibi felaketlere sebep olacağını uzun uzun yazarım.
      Bu son yıllarda artan “var olan değerlerimizi mıncıklamak” hastalığından kurtulun artık!
      2017 de gelecek deprem karşısında kim ne yapıyor, bunu da ayrıca tartışmamız gerekecek. Bu kentin sembolleri, değerleri ve doğal kalmış güzelliklerini yok etmek yerine, şehrin can güvenliği ve verimli bir ovanın kurtarılması için Keşiş (Kessis) Dağının sekisi boyunca acilen bir PRESTİJ YOLU yapılıp kent olabildiğince yukarı taşınmak zorunda. Gelin öncelikle hayati konularda köklü ve geleceğe müteallik anlamlı işlerle uğraşalım, ne dersiniz?