Günümüz modern kentleri, sadece sermayenin ve betonun yükseldiği alanlar değil; aynı zamanda etno-kültürel kimliklerin, sınıfsal asimetrilerin ve politik güç mücadelelerinin yüzeye vurduğu dinamik birer hiyerarşi sahnesidir. Çoğu zaman gelişme, yenilenme ve modernleşme adı altında parlatılan kentsel dönüşüm politikaları, arka planda belirli toplulukların yaşam alanlarını ellerinden alan, onları kentin görünmez tecrit bölgelerine süren çok katmanlı bir toplumsal yeniden konumlandırma sürecine dönüşmektedir. Türkiye'de kentsel etnisite, mekânsal damgalama ve kronikleşen yoksulluk kesişimini masaya yatıran ezber bozan bilimsel bir doktora araştırması, yaklaşık on yıldır bakir bir alan olarak kalmış Erzincan coğrafyasındaki "Poşalar" örneği üzerinden çarpıcı gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Nitel veri toplama teknikleriyle harmanlanan, 38 derinlemesine mülakat, yerel basın arşivleri ve uzun süreli gözlemlerle desteklenen bu akademik çalışma, küresel neoliberal kent politikalarının en alttakiler üzerinde yarattığı yapısal şiddeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Kadim Zanaatların Çöküşü: "Naylon Devri" ile Gelen Güvencesizlik

Tarihsel kaynaklar ve etnografların öncü çalışmaları incelendiğinde, kendilerini "Lom" olarak adlandıran bu etno-kültürel topluluğun, Domlar ve Romanlarla birlikte Hindistan kökenli diller konuşan peripatetik (gezginci) gruplardan biri olduğu kabul edilmektedir. Geleneksel olarak yüzyıllardır elekçilik, sepetçilik, kalburculuk, at arabacılığı ve bohçacılık gibi zanaatlarla geçinen topluluk, yerel tüketim alışkanlıkları ve ekonomik yapıyla entegre bir yaşam sürüyordu. Ancak sanayileşmenin hız kazanması ve serinin ucuz üretimi, yerel basındaki deyimiyle "naylon devrini" başlatarak bu el emeği kadim zanaatları tamamen işlevsiz hale getirdi.

Kültürel sermayenin kesintiye uğramasıyla birlikte topluluk üyeleri üretici kimliklerini kaybederek toptancıların ucuz endüstriyel ürünlerini satan aracılara veya hurdacılık, mevsimlik tarım işçiliği, vasıfsız işçilik ve çobanlık gibi güvencesiz, düşük gelirli işlere hapsoldu. Bu sosyo-ekonomik kırılma, genç işsizliği kronik hale getirirken topluluğun ezici çoğunluğunu devletin sosyal yardımlarına göbekten bağımlı hale getirdi.

Eğitimden Erken Kopuş ve Çobanlık Kıskacı

Sosyo-ekonomik yoksunluk ve altyapı yetersizlikleri, topluluğun geleceğini doğrudan tehdit eden bir eğitim krizini de mega kent pratiklerinden taşraya uzanan bir çizgide barındırmaktadır. Bilimsel saha bulgularına göre, çocukların ilkokul veya ortaokul döneminde eğitim süreçlerinden ayrılması kitlesel bir fenomene dönüşmüş durumdadır. Bu kopuşun arkasında sadece maddi imkânsızlıklar değil, yapısal engeller yer alıyor.

"Poşalar"ın kentsel sürgünle yerleştirildiği periferideki mahallelerde ilkokul veya sağlık ocağı gibi en temel kamusal alanlar bulunmamaktadır. En yakın okula ulaşım ise literatürde "ulaşım yoksulluğu" olarak adlandırılan bariz bir dışlanma biçimiyle engellenmektedir; toplu taşıma seferlerinin yetersizliği ve maliyetler, çocukların okula erişimini neredeyse imkânsız kılmaktadır. Dahası, ailelerin geçim kapısı haline gelen mevsimlik çobanlık göçleri okul dönemlerine denk geldiğinden, çocuklar erken yaşta eğitimden koparak ailevi bir kader gibi çobanlık döngüsünün içine çekilmektedir.

"Soylu" Rant Siyaseti ve Merkezden Periferiye Sürgün

Araştırmanın en sarsıcı temel bulgusu, 2000'li yıllarda devreye sokulan neoliberal kentsel dönüşüm politikalarının topluluk üzerindeki yıkıcı mekânsal etkisidir. Erzincan'ın tarihsel olarak merkezinde yer alan Çarşı Mahallesi'ndeki müstahdem ve kerpiç evler, mülkiyet hakları ve kentsel rant politikaları çerçevesinde kamusal müdahalelerle yıktırılmıştır. Bu alana TOKİ eliyle inşa edilen modern lüks konutlar; doktorlar, akademisyenler, mühendisler ve iş insanları gibi kentin orta-üst sınıflarına (beyaz yakalılara) açılırken, mahallenin tarihsel sakini olan yoksul topluluk adeta çeperlere fırlatılmıştır.

Saha verileri, bu yerinden edilme sürecinin iddia edildiği gibi rızaya dayalı bir canlandırma projesi değil; elektrik ve suların kesilmesi, kolluk kuvvetleri yaptırımları ve zorlama mekanizmalarıyla yürütülen bir "kentsel sürgün" olduğunu açıkça belgelemektedir. Merkezden sökülen Poşalar, kentin uç sınırında, tren yolunun adeta sert bir etnik-mekânsal sınır çizdiği periferideki Sancak ve Ersevenler mahallelerine sığınmak zorunda kalmıştır.

"Toplumsal Kara Delikler": Bölgesel Damgalama ve Emek Pazarı Ayrımcılığı

Kentsel tecrit alanlarının oluşumu, sadece mekânsal olarak çeperde kalmayı değil, zihinsel olarak da ayrıştırılmayı üretir. Kentin çeperine itilen bu yeni mahalleler, zamanla marjinalleştirilmiş kentsel tecrit bölgelerine yani gettolara dönüşmüştür. Loïc Wacquant’ın "ileri marjinallik" ve Erving Goffman’ın "sosyal damga" kuramlarıyla kavramsallaştırılan bu süreçte, topluluğun yaşadığı alanlar kamuoyu ve medya tarafından "potansiyel suç mekanı" ve "sosyal hastalıkların yuvası" olarak kodlanmaktadır. Bu bölgesel damgalama, sakinlerin üzerine bulaşıcı bir yafta gibi yapışarak gündelik yaşamda ve emek piyasasında somut bir ayrımcılığa dönüşmektedir.

Saha mülakatlarında gençler, sanayide veya çarşıda iş ararken adreslerinin Sancak veya Ersevenler olduğunu belirttikleri anda işverenlerin tavrının değiştiğini, formlarının doğrudan çöpe atıldığını çarpıcı örneklerle anlatmaktadır. Vasıfsız işlerde dahi karşılama mekanizmalarında çekilen bu kırmızı çizgiler, yoksulluğu mekânsal olarak sabitlemekte ve kuşaklararası sosyal hareketlilik imkânlarını bütünüyle ortadan kaldırmaktadır.

Leviathan’ın İki Eli: Yardım ve Ceza İkilemi

Bilimsel araştırma, neoliberal devlet aygıtının marjinalleştirilmiş bu nüfusu yönetirken sergilediği çift taraflı yüzü de deşifre etmektedir. Wacquant’ın devletin "sağ eli" (cezalandırma) ve "sol eli" (sosyal koruma) kavramsallaştırması bu tecrit bölgelerinde net bir biçimde işlemektedir. Devlet, hak temelli sosyal politikalardan uzaklaşarak kurumsallaştırdığı "devlet hayırseverliği" ve nakdi mikro yardımlarla bu kitleleri geçimsel olarak kendine bağımlı ve depolitize kılmaktadır.

Ancak aynı devlet, bu mahalleleri sürekli gözetim, asayiş baskısı ve mülkiyet haklarını askıya alan sert operasyonlarla "etiketlemekte" ve cezai sistemin nesnesi haline getirmektedir. Böylece yoksulluk, ortadan kaldırılması gereken yapısal bir sorun olarak değil, sosyal yardımlarla yönetilmesi ve gerektiğinde cezalandırılması gereken kronik bir düzensizlik biçimi olarak mekânda sabitlenmektedir. Sonuç olarak, kentlerin parıltılı dönüşüm hikâyelerinin arkasında, aidiyet ilişkileri dönüştürülmüş ve kendi içine kapatılmış toplumsal kara deliklerin asimetrik dramı büyümeye devam etmektedir.

Evrenin Dev Merceği: Galaktik Yaylar Karanlık Maddenin Gizemini Çözüyor
Evrenin Dev Merceği: Galaktik Yaylar Karanlık Maddenin Gizemini Çözüyor
İçeriği Görüntüle

Kaynak: T.C. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Şehir ve Etnisite: Bir Etno-Kültürel Topluluk Olarak Erzincan Poşaları, Doktora Tezi, Tez Danışmanı: Prof. Dr. Şükrü Aslan, Mart 2026. Tez No; 999944

Muhabir: Merve Kiraz