.
Bu millet, iki yüz yıllardır, çok etkili olan dezenformasyon altında eziliyor: Gözlere görüntülerle, kulaklara seslerle, zihinlere, cazip hale getirilmiş şeytanice kurgulanmış, yok edici hikaye ve bilgilerle, bombardımana tutuluyor ve yok edilmeye çalışılıyor.
Her geçen gün etkisini artıran bu bombardımanın tek amacı: Bizleri millet yapan, sahip olduğumuz tüm değer yargılarımızı yok etektir. Anlayışlarını anlayışımız, bildiklerini bilgimiz, idraklerini idrakimiz, kanaatlerini kanaatimiz, hayat tarzlarını hayat tarzımız olmasını istemeleridir.
Bütün bu sinsice yapılan gürültü ve patırtıların, bütün bu soytarılıkların, bütün bu aşağılık, hiçbir insani değer taşımayan, derinliği olmayan, sığ ve basit tiyatroların, bütün bu gerçek olmayan kurgulanmış hikâyelerin ve bu hikâyelerin çığırtkanlığını yapan soysuzların tek dertleri: Senin, sen olmanı istememeleri ve seni, sana unutturmak istemeleridir.
Çünkü sen kendini unutursan; tarihini unutacaksın, örfünü, âdetini, ananeni, inancını, binlerce yıldan beri süre gelen, gittikçe zenginleşen, değer yargılarını ve kültürünüunutacaksın. Sen kendini unutursan; dün efendi iken neden, bu gün sıradan olduğunun hesabını; ne kendine, ne de bir başkasına soramayacaksın. Artık sen, sen olmayacaksın. Sıradan olacaksın. Sıradan; yani etkisiz, yani sıfır, yani yok hükmünde olacaksın.
Hâlbuki senin soyundan, toprağından, tarihinden ve kültüründen gelen bir yükün, bir derdin, bir sorumluluğun vardır: Bu yük; senin adının karşısına ta ezelden yazılmıştır: Yaşadığın, görebildiğin, ulaşabileceğin tüm topraklara: Hak ve adaleti götürmektir. İnsanın, insan olma haysiyet ve şerefini kaybetmemesini ve huzur içinde yaşamasını sağlamaktır. Mazlumun yanında olmaktır. Haksızlığa karşı savaşmaktır. Hak ve hukuku, hâkim kılmaktır.
Peki! Bu gün ne haldeyiz? Bu hal, neyin nesidir?” Diye kendi, kendimize bir sormalı ve düşünmeliyiz! Millet olarak önce, bu günkü halimizin farkına varmalıyız! Bunun için: Bize akıtılan her bilgiye, gözümüze sokulmaya çalışılan her görüntüye, kulağımıza üflenen her sese, zihnimize sokulmaya çalışılan her kanaat ve hükme karşı, uyanık olmalıyız.Yediğimiz ve içtiğimize dikkat ettiğimiz kadar; zihnimize sokulmaya çalışılana da dikkat etmeliyiz.
Ancak! Bunu nasıl yapacağız? İnsanımız o kadar çok az kelime ile konuşmaya, o kadar az kelime ile düşünmeye şartlandırılmış ki! Neyi anlayabilir? Neyi anlatabilir? Hangi duygu ve düşünce derinliğine erişebilir ki…?
!947 yılında ABD. ile yapılan eğitim anlaşması ile kurgulanmış; hala köklü bir değişiklik yapılamamış, eğitim ve öğretim sistemi ile mi? Yoksa bu millete dayatılan; çocuklarımızın beyinlerini delik deşik eden; bu günkü eğitim ve öğretim müfredatı ile mi? Bunu nasıl yapacağız?
Bunun içinde önce; en büyük eksiğimiz olan; bizi kendimize döndürecek, bizi, biz yapacak bir eğiti ve öğretim müfredatı hazırlamalıyız ve ivedilikle uygulamaya koymalıyız! Yani önce kendimiz olmalıyız ki; kendimizi aşmanın gayreti içinde olabilelim! Bu günkü halimizi okuyacak, çareleri ve çözümleri bulacak zenginliğe, fikir ve düşüncelere ulaşabilelim! Yoksa! Bugün sahip olduğumuz kısır ve sığ fikriyatla, kullandığımız, bu güne ve geleceğe hitap etmeyen: 300- 400’ ü geçmeyen kelime haznesi ile bu kadar kendimizden uzaklaşmış halimizle, bugünkü halimizi en iyi ifade edecek; “Tele- Vole” kültürü ile düşünmek ve hissetmekle bir yere varamayız! Bu günkü halimizle, nasıl kendi özümüzün terazisinde bulunduğumuz hali, tartabiliriz ki? Kendi, kendimize soru sormak da bilgi ister. Bizi, biz yapan değer yargılarımızdan, inancımızdan, kültürümüzden, tarihimizden..,!Az da olsa haberdar olmak ister.
Ayrıca bu günkü halimizle yüzleşebilmemiz için önce; günümüzü okuyabilecek kelime haznesine ulaşmamız ve kendimizi aşmamız gerekiyor. Çünkü biz kendimizi unutamayız! Biz kendimizi inkâr edemeyiz! Çünkü mazlumlar, ezilenler, sefil olup sahipsiz kalanlar… Senden yardım bekliyor. Çünkü mertliğin, cömertliğin, merhametin, hak ve adaletin…Simgesi, tarih boyunca sen olmuşsun!
Çünkü dünya seni böyle tanımış. Ve bu senin mayanda var!