Bölüm 1
Ömrün Akşamına Doğru…
Ne güzel söylenmiş:
"Kimde bir güzellik varsa bilsin ki emanet olarak verilmiştir."
Çünkü yeryüzündeki her şey fanidir. Kalıcı olan yalnızca Allah'ın rızası için yapılan amellerdir.
Bu mektubun postacısı yine zaman.
Ve sonunda üçüncü zarfı da açıyorum...
Bu kez üzerinde yaşlı hâlimin adı yazıyor.
Bu satırları okuyabilecek kadar yaşayacak mıyım bilmiyorum. Belki bu mektup, hiç tanışamayacağım yaşlılığıma bırakılmış bir emanet olarak kalacak. Ama Rabbim o günleri nasip ederse, bu satırları yalnız gözlerimle değil; bütün ömrümle okuyacağım.
İlk mektubu çocukluğuma yazmıştım. Sonra bugünkü kendime... Şimdi ise ömrün akşamına sesleniyorum.
Artık ömrün baharı geride kalmış, kışı kapıya dayanmıştır. İnsan bu yaşlarda takvim yapraklarını değil, kalan vakti saymaya başlıyor. Gençken yılların bitmeyeceğini sanıyorsun. Meğer ömür, uzun değil; sessizmiş.
Bir zamanlar evdeki, sokaktaki o gürültülü kalabalıkları severdim. Meğer insan yaşlandıkça anlıyormuş ki, sessizlik yalnızlık değilmiş. Bazen en sadık dost da oymuş. Etraftaki sesler dindikçe, insanın kendi içindeki ses daha net duyuluyor; o sessizlik ruhun en sakin dinlenme odası oluyormuş.
Yunus Emre ne güzel söylemiş:
"Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan..."
Eskiler, "Yaşlı için aklı keser çocuk." derlermiş. Meğer insan bazı hakikatleri okumakla değil, ömür sürmekle öğreniyormuş.
Gençken bu dizeleri sadece ezberliyordum. Şimdi ise her mısranın, ömrümün bir köşesinde yaşanmış bir karşılığı olduğunu görüyorum. O zaman anlıyorsun ki, bir ömür uğruna koşturduğun nice şey aslında sana emanet edilmiş. Evler, arabalar, makamlar, alkışlar... Hepsi kapının dışında kalıyor. İnsan, sonunda yalnızca amellerini alıp yürüyor. Ve o amelleri önüne serdiğinde, kulağında ilk mektuptaki o tanıdık ses çınlıyor.
Hatırlıyor musun?
Bir zamanlar sana, "Namaza erken başla." demiştim. Şimdi kendime soruyorum... O secdeler seni gerçekten değiştirdi mi, yoksa sadece yerine getirdiğin bir alışkanlık olarak mı kaldı? Çünkü yaşlılıkta insan, dizlerinin değil; secdelerinin hesabını vermeye hazırlanıyor.
Sana "Kitap oku," derken kastım yalnızca kitaplığını büyütmen değildi. Zira bilgi, ahlâka dönüşmediği sürece sırtta bir yükten ibarettir. Bugün o okuduklarının, senden sonra gelen gençlere bir yol olup olmadığını, yani o bilgilerin gerçek anlamını bulup bulmadığını daha iyi görüyorsun.
Bir zamanlar yuvanı sağlam kurmanı, eşine ve çocuklarına vakit ayırmanı öğütlemiştim. Şimdi o tavsiyelerin meyvesini toplama vakti. Aynı yastığa baş koyduğun insanın gözlerine huzurla bakabilmek, yılları birbirinizi tüketerek değil tamamlayarak geçirmiş olmak en büyük mükâfat. Çocukların seni, onlara aldığın pahalı oyuncaklarla değil, onlara adadığın zamanla hatırlıyor olmalı. Torunlarının hafızasında "Dedemle pek hatıram yok" boşluğu değil, "Dedem çok güzel bir insandı" tebessümü kalmalı. Ve anne baban... İnşallah bu dünyadan senden razı ayrılmışlardır. Çünkü hiçbir dünyevi başarı, bir anne duasının bıraktığı o eşsiz huzurun yerini tutamaz.
Gençliğin o telaşlı günlerinde sofrana koyduğun her lokmanın helalliği, boğazından geçen her rızkın hesabı bugün dünden daha fazla düşündürüyor seni. Haramdan sakınmak ve kul hakkını gözetmek, gençken zorlu bir sınavdır; yaşlılıkta ise banka hesabından çok daha kıymetli bir amel defteridir.
Ömür ilerledikçe insan, yalnızca yaptıklarının değil; birlikte yürüdüğü insanların da hesabını yapıyor. Çünkü bazı yol arkadaşları, insanın kaderine sessizce yön veriyor.
(Devamı yarın…)