Bazı köyler terk edilmez; yavaş yavaş susar.
Önce çocuk sesleri çekilir sokaklarından. Sonra kapılar daha seyrek açılır. Bahçeler meyvesini vermeyi bırakır. Pınarlar eski türkülerini unutmaya başlar. En sonunda evlerin duvarları bile ayakta kalmaktan yorulur.
Küçükçakırman da böyle sustu.
Benim de kütüğümün bulunduğu bu kadim köy, Erzincan’ın Keşiş Dağları’nın yamacında, şehre yükseklerden bakan müstesna bir coğrafyadır. Bir zamanlar bağları, bahçeleri, meyve ağaçları ve bereketli topraklarıyla adeta yeryüzüne kondurulmuş bir cennet parçasıydı.
Şavaklı ailelerin Tunceli’den Erzincan’a uzanan yolculuklarında uğradıkları bu topraklarda hayat vardı.
Şimdi ise hatıralar var.
Resmî kayıtlarda 33 kişi…
Gerçekte sıfır.
Küçükçakırman yaklaşık yirmi yıldır fiilen boş.
İşte bazen bir rakam, sayfalara sığmayacak kadar büyük bir hikâye anlatır.
33 ile 0 arasındaki mesafe, aslında yirmi yıllık bir terk edilmişliğin mesafesidir.
Oysa bu köy yalnızca geçmişin değil, geleceğin de adresi olabilirdi.
Recep Yazıcıoğlu döneminde dünya yamaç paraşütü organizasyonlarına ev sahipliği yapan bu dağların göğsünden, dünyanın dört bir yanına açılan bir pencere vardı.
Gökyüzü hâlâ aynı gökyüzü.
Keşiş Dağları hâlâ bütün heybetiyle Erzincan’a bakıyor.
Rüzgâr hâlâ yamaçlardan süzülüyor.
Fakat köy yok.
Yolları kışın kapanıyor. Evleri birer birer toprağa karışıyor. Bir zamanların bereketli bahçeleri kuruyor. Büyük Çakırman Deresi üzerine kurulan HES projesinin ardından suyun da azalmasıyla, cennetin son izleri de siliniyor.
Ve insanın zihninde acı bir ihtimal beliriyor:
Ya bu topraklar terk edilmek yerine keşfedilseydi?
Bir teleferikle Erzincan’ın üzerinden yükselip Keşiş Dağları’na ulaşsaydık…
Gökyüzünde paraşütler süzülseydi…
Dünyanın dört bir yanından sporcular burada buluşsaydı…
Küçükçakırman, Erzincan’ın turizm hafızasında bir dipnot değil, başlık olsaydı…
Belki bugün yıkılmış evlerin arasında geçmişi aramak yerine, geleceği konuşuyor olacaktık.
Fakat biz çoğu zaman elimizdekinin kıymetini, onu kaybettikten sonra anlıyoruz.
Küçükçakırman’ın hikâyesi yalnızca bir köyün hikâyesi değildir.
Bu, bir coğrafyanın kaderine terk edilmesinin hikâyesidir.
Bir köyün nüfusu kâğıt üzerinde korunabilir.
Ama hayat kâğıt üzerinde yaşayamaz.
Köy; insanın nefesiyle, suyun sesiyle, çocukların gülüşüyle, akşamları tüten bacasıyla köydür.
Bunların hiçbiri yoksa, kayıtlardaki otuz üç kişinin hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü Küçükçakırman’ın bugünkü gerçeği şudur:
Kâğıt üzerinde 33, hayatta 0.
Ve belki de asıl mesele, bu sıfırın nasıl yeniden çoğaltılacağıdır.
Çünkü bazı yerler ölmez.
Sadece yeniden hatırlanmayı bekler.
Küçükçakırman da hâlâ orada, Keşiş Dağları’nın yamacında, Erzincan’a yükseklerden bakıyor.
Sessiz.
Mahzun.
Ama hâlâ güzel.
Ve belki hâlâ kurtarılmayı bekliyor.