İnsan, bir yanlışı değerlendirirken çoğu zaman önce yapılan şeye değil, yapan kişiye bakıyor.
Sevdiği biri hata yaptığında hikâyesini dinliyor. Nedenini anlamaya çalışıyor. Geçmişini hatırlıyor. Yaşadıklarını hesaba katıyor.
Tanımadığı biri aynı hatayı yaptığında ise çoğu zaman yalnızca sonucu görüyor.
İşte insanın adaletle imtihanı tam burada başlıyor.
Çünkü yanlış değişmiyor.
Sadece yanlışın sahibi değişiyor.
Kendi hatamıza bir sebep buluyoruz, başkasının hatasına bir hüküm.
Kendimizi anlatırken niyetimizi öne çıkarıyor, başkasını değerlendirirken sonucuna bakıyoruz.
Oysa anlamak başka, aklamak başka.
Bir insanın neden hata yaptığını anlamaya çalışmak, yaptığı hatayı doğru kabul etmek değildir. Sevdiğimiz birini korumak da onun yanlışını savunmayı gerektirmez.
Bazen gerçek sevgi, yanında durmak değil; gerektiğinde karşısında durabilmektir.
“Sen benim yakınımsın ama burada yanlış yaptın.”
Bu cümleyi kurabilmek kolay değildir.
Çünkü insan, sevdiği kişiye karşı dürüst olduğunda bazen onu değil, kendi rahatını kaybetmekten korkar.
Aynı durum düşüncelerimiz için de geçerlidir.
Benimsediğimiz bir görüş hata yaptığında ayrıntıları konuşuruz. Karşı olduğumuz görüş hata yaptığında tek bir olaydan bütün bir hüküm çıkarırız.
Bir fikri savunmak başka, onun her yanlışını savunmak başkadır.
Bir insana bağlı olmak başka, onun her davranışını doğru kabul etmek başka.
Sadakat, hakikatin önüne geçtiğinde erdem olmaktan çıkar.
Çünkü hakikat bize ait değildir.
Biz ona ait olmaya çalışırız.
Ve belki de en zor sınav burada başlar:
Kendi tarafımızın yanlışına da yanlış diyebilmek.
Çünkü insan başkasını eleştirirken cesurdur.
Asıl cesaret, aynaya bakıp aynı ölçüyü kendine uygulayabilmektir.
Kendimize tanıdığımız mazereti başkasına da tanıyabiliyor muyuz?
Başkalarından beklediğimiz dürüstlüğü kendimizden de bekliyor muyuz?
Yoksa ölçümüz, kişiye göre sessizce değişiyor mu?
Eğer değişiyorsa, ortada bir yanlış kadar daha büyük bir mesele vardır:
Ölçümüzü kaybetmek.
Çünkü bir yanlışı sevdiğimiz insan yaptığında küçültüyor, sevmediğimiz insan yaptığında büyütüyorsak; aslında yanlışı değil, kişiyi yargılıyoruz.
Oysa yanlışın soyadı yoktur.
Bir günah, onu işleyenin kimliğini taşımaz.
Doğru da yanlış da sahibine göre şekil değiştirmez.
Belki insanın kendisine sorması gereken en zor soru bu yüzden şudur:
“Ben gerçekten yanlışa mı karşıyım, yoksa yanlış yapan kişiye mi?”
Bu sorunun cevabı başkalarını anlatmaz.
Bizi anlatır.
Ve belki de insanın adaleti, başkasına verdiği hükümde değil; sevdiğine, savunduğuna ve en sonunda kendisine uyguladığı ölçüde gizlidir.
Çünkü bazen mesele yanlışın kimin yanlışı olduğu değil, bizim doğruya ne kadar sadık kalabildiğimizdir.
Erzincan
GÜNDEM
BİLİM
EKONOMİ
GENEL
SAĞLIK
Gümüşhane
EĞİTİM
YAŞAM
Yanlış Kimin Yanlışı?
Özkan BEYDİLİ
Yorumlar