İnsan bazen bir kurşunla ölmez.

Bir yalanla ölür.

Bir iftirayla ölür.

Bir kalabalığın öfkesiyle ölür.

Ve bazen, yüzlerce insanın gözleri önünde can verirken, onu öldürenlerin çoğu kendisini katil bile sanmaz.

---

19 Mart 2015...

Yer, Afganistan'ın başkenti Kabil.

Henüz yirmi yedi yaşında genç bir kadın...

Adı Farkhunda Malikzada.

Din eğitimi alıyor. Kur'an'ı öğreniyor. İnancını daha iyi anlamaya çalışan, hayatının baharında bir genç kadın.

O gün, Şah-ı Du Şemşira Camii yakınlarında bulunan bir türbeye uğruyor. Türbenin önünde muskalar, tılsımlar ve çeşitli eşyalar satılıyor. İnsanlara bunların bereket getireceği, hastalıkları iyileştireceği, dertleri sona erdireceği söyleniyor.

Farkhunda buna itiraz ediyor.

"İnsanların dini duygularını istismar etmeyin." diyor.

Basit bir tartışma...

Belki birkaç dakika sürecek sıradan bir sözlü münakaşa...

Ama bazen tarih, birkaç dakikada değişiyor.

Satıcı öfkeleniyor.

Kendisini susturamayacağını anlayınca, kalabalığa dönüp tek bir cümle kuruyor:

"Bu kadın Kur'an yaktı!"

İşte felaket tam o anda başlıyor.

Hiç kimse delil istemiyor.

Hiç kimse "Gören oldu mu?" diye sormuyor.

Hiç kimse genç kadının ne söylediğini dinlemiyor.

Çünkü öfke, gerçeği dinlemez.

Önce hakaretler başlıyor.

Ardından yumruklar...

Tekmeler...

Taşlar...

Yüzlerce insan, hayatında ilk kez gördüğü bir kadını öldürmeye karar veriyor.

Polisler var.

Ama kalabalığın öfkesi karşısında yetersiz kalıyorlar.

Farkhunda defalarca yardım istiyor.

Kaçmaya çalışıyor.

Yere düşüyor.

Tekrar kalkmaya çalışıyor.

Sonra yeniden yere yıkılıyor.

Dakikalar ilerledikçe artık nefes almakta bile zorlanıyor.

Fakat kalabalık durmuyor.

Çünkü kalabalıklar, bireylerin kaybettiği vicdanı geri vermez; aksine onu tamamen yok eder.

Yerde hareketsiz kalan bedenine taşlar atılıyor.

Üzerinden araç geçiriliyor.

Sonra cansız bedeni ateşe veriliyor.

Kabil'in ortasında bir insan yakılıyor.

Ve bütün bunlar olurken bazı insanlar cep telefonlarıyla görüntü çekiyor.

Kimi seyrediyor.

Kimi alkışlıyor.

Kimi ise sessiz kalıyor.

Sessizlik...

Bazen en büyük ortaklıktır.

---

Saatler sonra gerçek ortaya çıkıyor.

Resmî soruşturma yapılıyor.

Tanıklar dinleniyor.

Deliller inceleniyor.

Ve herkesin öldürdüğü kadının aslında suçsuz olduğu anlaşılıyor.

Farkhunda Kur'an yakmamıştı.

Hiç yakmamıştı.

Ortada ne bir delil vardı ne de bir tanık.

Sadece bir iftira...

Ve o iftiraya sorgulamadan inanan yüzlerce insan...

İnsanlık tarihinin en acı gerçeklerinden biri şudur:

Bir yalanın yayılması birkaç dakika sürer.

Gerçeğin yetişmesi ise bazen bir ömür...

Ama o gün gerçek yetişemedi.

Çünkü Farkhunda artık yaşamıyordu.

---

Onun cenazesi, Afganistan'da yıllardır süregelen bir geleneği de değiştirdi.

Normalde cenazeleri erkekler taşırdı.

Ama o gün tabutu kadınlar omuzladı.

Çünkü onlar yalnızca bir cenaze taşımıyordu.

Onlar susturulmuş bütün kadınların acısını taşıyordu.

O gün binlerce insan sokaklara çıktı.

Farkhunda'nın adı artık yalnızca bir isim değildi.

Adalet talebinin sembolü olmuştu.

---

Peki, bu hikâye neden bugün bize anlatılıyor?

Çünkü Farkhunda yalnızca Afganistan'ın hikâyesi değildir.

Farkhunda, sorgulamadan hüküm veren herkesin aynasıdır.

Bugün taşların yerini klavyeler aldı.

Mahalle meydanlarının yerini sosyal medya aldı.

Bir fotoğraf...

Bir video...

Bir iddia...

Bir montaj...

Bir cümle...

Dakikalar içinde milyonlarca insana ulaşıyor.

Kimse doğruluğunu araştırmıyor.

Kimse "Acaba?" demiyor.

Önce hüküm veriliyor.

Sonra infaz başlıyor.

Belki fiziksel değil...

Ama karakter infazı...

İtibar suikastı...

Vicdan linci...

Ve bazen bunlar da bir insanın hayatını bitirmeye yetiyor.

Her paylaşımın arkasında gerçek bir insan olduğunu unutuyoruz.

Her haberin doğrulanması gerektiğini unutuyoruz.

Her iddianın hakikat olmadığını unutuyoruz.

Ve en önemlisi...

Kalabalık olmanın haklı olmak anlamına gelmediğini unutuyoruz.

---

Farkhunda'yı öldüren sadece eller değildi.

Onu öldüren, düşünmeden inanan zihinlerdi.

Onu öldüren, bir iftiranın delilden daha güçlü hâle gelmesiydi.

Onu öldüren, insanların öfkelerini vicdanlarının önüne koymasıydı.

Bugün kendimize dürüstçe şu soruyu soralım:

Bir haber gördüğümüzde gerçekten araştırıyor muyuz?

Bir iddia duyduğumuzda karşı tarafı dinliyor muyuz?

Yoksa biz de dijital çağın linç kalabalığının sessiz bir parçası mı oluyoruz?

Belki hiçbirimiz elimize taş almadık.

Ama kaç kez doğruluğunu bilmediğimiz bir haberi paylaştık?

Kaç kez bir insan hakkında kesin hüküm verdik?

Kaç kez kalabalığın sesini hakikatin sesi sandık?

İşte bu yüzden Farkhunda'nın hikâyesi sadece geçmişe ait değildir.

O, her gün yeniden yaşanabilecek bir uyarıdır.

Çünkü bir toplumun gerçek medeniyeti, en öfkeli anında bile adaletten vazgeçmemesiyle ölçülür.

Bugün Farkhunda'nın adını belki ilk kez duydunuz.

Ama bu yazıyı bitirdiğinizde umarım onu unutmazsınız.

Çünkü bazı insanlar öldükten sonra sadece bir mezar bırakmaz.

Bir vicdan bırakırlar.

Ve bazen tek bir isim, bütün insanlığa şu soruyu sormaya yeter:

Farkhunda'nın farkında mısınız?