Maneviyatın gölgesinde, maddi güce körü körüne inanmak, insanın düşünme hakkından kendi eliyle vazgeçmesidir.

Kör inançta sorgulama yoktur.

Körü körüne inanmanın en tehlikeli biçimlerinden biri, insanın en tehlikeli biçimlerinden biri; insanın kendi aklını ve iradesini bir başka insana teslim etmesidir.

Cemaat ve tarikat yapılarında da bu sınırın nerede başladığı, nerede bittiği iyi düşünülmelidir. Bir insanın manevi bir rehbere saygı duyması, ondan istifade etmesi veya bir düşünce çevresine mensup olması başka şeydir; şeyhini yanılmaz, söylediklerini tartışılmaz ve emirlerini sorgulanmaz kabul etmek bambaşka bir şeydir.

Şeyh de insandır.
Mürid de insandır.
Hiçbir insan yanılmaz değildir.

Bir kişinin dini bilgisi, makamı, yaşı, itibarı veya çevresindeki insanların ona yüklediği kutsallık; onun her söylediğini doğru yapmaz. İnanç aklın kapısını kapatmayı değil, insanı hakikati aramaya yöneltmeyi gerektirir.

Asıl mesele de burada başlar.

Bir insan “Şeyhim böyle söyledi” diyerek doğru ile yanlışı ayırma sorumluluğundan vazgeçebilir mi?

Vazgeçmemelidir.

Çünkü Allah insana akıl vermiş, irade vermiş ve sorumluluk yüklemiştir. İnsan yaptığı tercihin sorumluluğunu başkasına devredemez.

Bir cemaatte veya herhangi bir toplulukta sorgulama yasaklanıyor, eleştiri ihanet sayılıyor, liderin sözü mutlak doğru kabul ediliyor ve mensuplar kendi vicdanlarını susturuyorsa, orada manevi bağlılıktan çok bir teslimiyet biçimi ortaya çıkabilir.

Üstelik bunun sonuçları yalnızca dini hayatla sınırlı kalmaz. Zamanla siyasal tercihlerden ekonomik ilişkilere, makam ve mevki dağılımından insan ilişkilerine kadar uzanabilir.

İşte o noktada insanın şu soruyu sorması gerekir:

Ben inanıyor muyum, yoksa yalnızca itaat mi ediyorum?

İnanç, insanı özgürleştirmeli; insanın aklını, vicdanını ve iradesini başkasının emrine vermesine dönüşmemelidir.

Çünkü hakikat, bir kişinin tekelinde değildir.

Ve hiçbir şeyh, hiçbir lider, hiçbir makam sahibi insanın vicdanının yerine geçemez.

Bir başka çarpıklık da tabi olan ile tabi olunan arasındaki ekonomik ve maddi güç farkında kendisini gösteriyor.

İnsanlar çoğu zaman manevi bir rehberlik arayışıyla bir yapının içine giriyor. Güveniyor, bağlılık gösteriyor, imkanları ölçüsünde destek oluyor.

Fakat zaman içerisinde bazı yapılarda ortaya çıkan servet, makam, lüks hayat ve ekonomik güç ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:

Maneviyat için bir araya gelenlerle, bu manevi bağlılığın sağladığı ekonomik güç arasında nasıl bir ilişki kurulmuştur?

Bir tarafta geçim sıkıntısı yaşayan, emek veren, bağış yapan, gönüllü çalışan insanlar; diğer tarafta giderek büyüyen ekonomik imkanlar, vakıflar, şirketler, taşınmazlar ve mülk.

İşte burada insan vicdanı ister istemez rahatsız oluyor.

Çünkü maneviyatın ölçüsü servet değildir.

Bir insanın zengin olması elbette suç değildir. Fakat manevi otorite ile ekonomik gücün aynı elde toplanması, sorgulanmadığı ve denetlenmediği zaman ciddi bir güç ilişkisi doğurabilir.

Daha da önemlisi, tabi olanın ekonomik imkanları ile tabi olunanın ekonomik gücü arasındaki uçurum büyüdükçe, bağlılığın niteliğini sorgulamak gerekir.

Bu sorgulama bir düşmanlık değildir.

Tam tersine, samimi inananları korumanın da bir yoludur.

Çünkü dini veya manevi duyguların istismar edilmediğinden emin olmanın yolu, şeffaflık ve hesap verebilirlikten geçer.

Maneviyat varsa şeffaflık olmalıdır.

Şeffaflık varsa hesap verebilirlikten korkulmamalıdır.

Ve hiçbir yapı “Bize inanıyorsan sorgulama” diyerek kendisini denetim dışında tutmamalıdır.

Çünkü sorgulanmayan güç, zamanla kendisini hakikatin yerine koyma tehlikesi taşır.

Asıl çarpıklık da belki burada başlıyor:

İnsanlar huzur ararken, bazıları bu bağlılığın oluşturduğu ekonomik, sosyal ve siyasal gücü büyütüyor. Böylece şeyh-mürid ilişkisi yalnızca manevi bir ilişki olmaktan çıkıp, içinde para, nüfuz, makam ve çıkar ilişkilerinin de bulunduğu bir güç mekanizmasına dönüşebiliyor.

Oysa insanın inancı, başkasının servetini veya nüfuzunu büyütmek için değil, kendi vicdanını ve ahlakını yüceltmek için vardır.

Bu bağlılık kimi özgürleştiriyor, kimi güçlendiriyor ve ortaya çıkan gücün hesabını kim veriyor.

Maneviyatın sermayesi iman olabilir; fakat iman üzerinden oluşan ekonomik gücün sermayesi artık sorgulanmalıdır.

Sayın Av. Can Tekin’in Facebook hesabındaki bir alıntı üzerine yazıma bunu da eklemek istedim. Bu yazımın bir nevi özetidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu sorusu insanın kendisiyle hesaplaşması için başlı başına bir çağrıdır:

“Hiç kendini denemeyeceksin? Ne olduğunu, kim olduğunu öğrenmeden mi öleceksin?”

Belki de asıl mesele budur. İnsan, başkasının peşinden gitmeden önce kendisine dönmeli; neye inandığını ve kendi iradesinin nerede başlayıp nerede başkasına teslim olduğunu sorgulamalıdır.

Çünkü insanın kendisini tanımadan yaşaması, başkasının çizdiği hayatı kendi hayatı sanmasıdır.