Bazı doğumlar sadece bir insanın dünyaya gelişini değil, bir çağın akışını değiştirir. Kimi insan gelir, yaşar ve unutulup gider; kimisi ise ardından, üzerinden asırlar geçse de yolunu kaybetmeyenlere ışık olan bir iz bırakır. Bugün işte o kutlu doğumun, Mevlid Kandili’nin eşiğindeyiz.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) dünyayı şereflendirmesinin üzerinden yaklaşık on dört asır geçti. Bu uzun zaman zarfında nice imparatorluk yıkıldı, haritalar değişti, unutulmaz sanılan nice isim tarihin tozlu sayfalarında kayboldu. O’nun adı ise bugün milyarlarca insanın dilinde, duasında ve hayatında hâlâ canlı.
Sadece güzel temennilerle ya da “iyi insan olun” tavsiyeleriyle bir insanın gönüllerde asırlar boyu bu kadar derin yer etmesi kuşkusuz mümkün değildi. Efendimiz, doğru olanı sadece anlatmakla kalmadı; bizzat yaşayarak gösterdi. Henüz peygamberlik gelmeden önce Mekke’de kendisine “Muhammedü’l-Emin” denilmesi boşuna değildi. Kendisine karşı olanlar dahi en kıymetli eşyalarını O’na emanet ediyordu. Söylediğiyle yaşadığı arasında en ufak bir uçurum yoktu; sır biraz da buradaydı.
O’nun ahlâkı Kur’an’dı. Merhameti, adaleti, sabrı ve tevazuyu önce kendi hayatında yaşadı, ardından ümmetine rehber kıldı. Tabii O’nu sadece güzel ahlâkıyla anmak da eksik kalır. Geceleri ayakları şişinceye kadar Rabbine kulluk eden bir kuldu O. “Geçmiş günahların bağışlandığı hâlde neden bu kadar ibadet ediyorsun?” diye soranlara, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını veriyordu.
Burada biraz durup kendimize dönmemiz gerekiyor sanırım.
Biz Allah’a gerçekten ne kadar şükrediyoruz? Sadece başımız sıkışınca mı kapısını çalıyoruz, yoksa elimizdeki her nimetin bir emanet olduğunun farkında mıyız? Kıldığımız namaz, sırf bir borç ödeme telaşı mı; yoksa O’nun huzuruna çıkabilmenin şükrü mü?
Çünkü Efendimizin ölçüsü, bizler için de bir pusuladır. Eşine, çocuklarına, komşusuna, hatta kendisine düşmanlık edenlere karşı tutumu ortada. Efendimiz sadece namazın şeklini öğretmekle yetinmedi; o namazdan sonra sokakta, evde, ticarette nasıl durulacağını da gösterdi.
Merhameti insanla da sınırlı değildi. Bir sefer esnasında, yavrularını emziren bir köpeğin rahatsız edilmemesi için ordunun güzergâhının değiştirilmesini istemesi ve başına bir görevli bırakılması, bu bakışın ne kadar derin olduğunu anlatıyor aslında. Bazen bir peygamberin büyüklüğünü anlamak için savaş meydanlarına değil, böyle ince bir düşünceye bakmak kâfi.
Benzer bir inceliği ecdadın duruşunda da görürüz. Sultan II. Abdülhamid Han döneminde Hicaz Demiryolu Medine’ye ulaştığında, trenlerin Mescid-i Nebevî civarında çıkaracağı sesin Ravza-i Mutahhara’nın huzurunu bozmaması için rayların bir bölümünün keçe ile kaplatıldığı anlatılır. İşte saygı, bazen sadece sesini kısabilmektir.
Bugün “Peygamberimizi çok seviyoruz” demek kolay. Fakat bu sevgi dilde mi kalıyor, yoksa hayatımıza sızıyor mu? Bir vaktin namazına dururken, kul hakkına girmekten çekinirken ya da evde eşimize, çocuğumuza göstereceğimiz sabırda belli olur gerçek sevgi.
Efendimizin, kendi kızı Hz. Fâtıma’ya dahi soyuna güvenmemesi ve Allah katında kendi ameliyle sorumlu olduğunu hatırlatması bizlere çok şey söylemeli. Soyumuzla, kimliğimizle veya Müslüman bir coğrafyada doğmuş olmakla avunamayız. Herkes kendi heybesiyle çıkacak Allah’ın huzuruna.
Namaz kılıp emanete ihanet ediyorsak, oruç tutup dilimizle yürek yakıyorsak, kandil gecesi dua edip ertesi sabah kul hakkı yemekte sakınca görmüyorsak dönüp kendimizi sorgulamamız şart. Biçim kadar öz de iyileşmeli.
Bu kandilde devasa kararlar almamıza gerek yok belki de. Bir namazı daha samimi kılalım yeter. Bir gönlü kırmaktan vazgeçelim, uzun süredir küs olduğumuz birinin hatırını soralım ya da bir garibin yüzünü güldürelim. En önemlisi de kimsenin görmediği tenhalarda Allah’ın bizi gördüğünü aklımızdan çıkarmayalım.
Bir kandil gecesi daha geçip gidecek, camiler yeniden tenha kalacak ve günlük koşturmaca başlayacak. Ancak bu geceden hayatımızın içine küçük bir incelik taşıyabilirsek, işte o zaman bu gece anlam kazanacak.
Mevlid Kandili’miz mübarek olsun.
Buğra Topal