Bölüm 3

Son Zarf…

Ve geldik son mektubun son bölümüne...
İyisiyle kötüsüyle bir ömür yaşadık.
Çocuk olduk, büyüdük, sevdik, kırıldık, güldük, ağladık. Kimi zaman bir şeylerin peşinden koştuk, kimi zaman elimizin altında olanların kıymetini fark edemedik. Koca bir ömrü şimdi birkaç sayfalık bir mektuba sığdırmaya çalışıyoruz.

Ne tuhaf...

İnsan yaşarken uzun sandığı ömrünü, geriye dönüp baktığında birkaç hatıraya sığdırabiliyor.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bize hatırlattığı şu büyük hakikati düşün:
“Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorulduklarında, “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor.” derler. (Mü’minûn, 112-113)

Demek ki insan, ömrünü yaşarken yılları sayıyor; ömrün sonuna geldiğinde ise koskoca bir hayatın bir gün kadar kısa olduğunu anlıyor. Meğer ömür, yaşarken uzun; geriye dönüp bakınca bir nefes kadarmış.
Belki de bu yüzden, koca bir ömrün özeti bazen birkaç sayfaya sığıyor.

Eğer bu satırları yalnızca okumuyor, yaşayarak buraya kadar geldiysen, artık ömrünün güz mevsimindesin.
Yaprakların birer birer döküldüğü, günlerin kısaldığı, akşamların usulca yaklaştığı o mevsim…
Ama güz, yalnızca bir son değildir.

Ağaç yapraklarını dökerken meyvesini bırakır. İnsan da ömrünün bu mevsiminde, geride ne bıraktığına bakar.
Her ömrün bir akşamı vardır. Mühim olan, güneş batarken geride nasıl bir iz bıraktığındır...
Eskiler, altmış üç yaşını geçenlere yaşını sorduklarında “Haddi aştık.” dermiş. Bu söz, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) altmış üç yaşında Rabbine kavuşmasına duyulan derin saygının ve edebin ifadesiydi.

Yaşını bile söylerken edebi elden bırakmayan insanlar yaşamış bu topraklarda.
Öyle insanlar varmış ki savaşlarda eşlerini kaybeden kadınların acısına hürmeten, kendi eşinin elini tutup sokakta yan yana yürümeye bile haya ederler; başkasının acısını kendi sevincinden üstün tutarlarmış.

Ne güzel bir incelik...

Demek ki o insanlar yalnızca yaşamıyor; birbirlerini gözeterek yaşıyorlarmış.
Rabbim bana o yaşları nasip ederse...
Huysuz bir ihtiyar olmak istemiyorum.
Çocukların çekindiği değil, yanına koştuğu bir dede...
Eşine hâlâ tebessüm edebilen bir yol arkadaşı...
Mahallesinde “Allah razı olsun.” denilen bir komşu...
Bir yetimin başını okşayan...
Bir fakirin duasını alan...
Beni tanımayan biri bile beni gördüğünde, “Müslüman dediğin böyle olur.” diyebilsin istiyorum.
Saçlarım ağarsın...
Ellerim titresin...
Adımlarım yavaşlasın...
Ama kalbim yaşlanmasın.
İmanım eksilmesin.
Merhametim tükenmesin.
Secdeye varacak gücüm kalmadığında bile, gönlüm secdeden ayrılmasın.

Dünyadan giderken arkamda ne bir altın bırakmak istiyorum ne de anlamsız bir ün. Birinin hayatına dokunmuş olmak, birinin yüreğine bir iyilik fidanı dikmek... Arkada kalan en büyük servet, fani dünyada bırakılan temiz bir izdir.
Çünkü ömrün sonunda insanın yanında kalan ne gençliğidir ne serveti ne de alkışlarıdır.
Tövbeyi geciktirme.

Gençken “Daha vakit var.” diyordun. Şimdi ise anlıyorsun ki insanın Allah’a döneceği en doğru zaman, içinde pişmanlığın uyandığı ilk andır. Tövbenin yaşı yoktur; ama insanın ömrünün bir sonu vardır.
Vasiyetini yalnızca malların için yazma. Arkanda bırakmak istediğin değerleri de yaz. Evlatların mirasını paylaşır; ama sözlerini yıllarca taşır.

Bugün geriye dönüp baktığımda, sahip olamadıklarımdan çok bana verilen nimetleri sayıyorum. Meğer huzur, sahip olduklarının çokluğunda değil; onlara şükredebilmekteymiş.
Ömrün sonunda dilinden dökülecek “Keşke...”ler az olsun.

Daha az kır...
Sevgini söylemeyi erteleme...
Ve bazı akşamlar işi değil, aileni seç.

İnsan, sevdiği için mi yapmalı her şeyi; yoksa sevdiği uğruna da yapabilmeli mi? Zira sevmenin bir yanı gönlünden geçeni yapmaksa, diğer yanı sevdiğin için kendi gönlünden geçenden vazgeçebilmektir.
Çünkü kırılan her kalp onarılamıyor; ertelenen her sevgi yeniden söylenemiyor; kaçırılan her çocukluk ise bir daha geri gelmiyor.

Bir de şu kelimeyi unutma: “Ama...”
İnsan bazen hayatını tek bir kelimenin arkasına saklıyor.

“Yapacaktım ama...”
“Gidecektim ama...”
“Sevecektim ama...”

Bir cümlenin sonuna “ama” geldiğinde, öncesinde söylenen bütün niyetler anlamını yitiriyor.

Yapacaktın ama yapmadın.
Gidecektin ama gitmedin.
Sevecektin ama sevgini erteledin.
Sonra bir gün anlıyorsun ki, o “ama”ların ardına bıraktığın ne varsa çoktan geride kalmış. Hayat, insanın niyetlerine değil; yaşadığı günlere bakıyor.

Bahanelerle erteleme bugününü. “Bir gün” diye bıraktığın şeylerin gerçekten bir gün sana ait olup olmayacağını bilemezsin.

Bazı “amalar” bir kapıyı kapatır. O kapının ardında bazen yaşanacak bir hayat, söylenecek bir söz, sarılacak bir insan vardır. Kapı kapandığında insan her zaman geri dönüp açamaz. Yıllar sonra o kapının önünde kaldığında ise elinde yalnızca “Keşke...” diye başlayan cümleler kalır.

Bu üçüncü mektubu yazarken aslında yaşlılığımdan çok bugünkü kendime seslendim.
Eğer Rabbim bana bu satırları okuyacak kadar uzun bir ömür verirse, dilerim bu mektup bana yabancı gelmez.
Ve eğer o gün geldiğinde burada yazanların çoğunu yaşayabilmişsem...
İşte o zaman üç mektubun da sahibine ulaştığına inanacağım.

Bu son zarfı da usulca kapatıyorum.
Eğer bu satırlar bir tek kalbe bile dokunabildiyse, demek ki zaman, emanetini sahibine ulaştırmıştır.

Buğra Topal