Bölüm 1
Çocukluğun Kapısını Aralarken…
Bu mektubun postacısı zaman.
Her insan aslında başlı başına bir hikâyedir. Kimi o hikâyeyi kalemiyle yazar, kimi ise ömrüyle... Kimi satırlara döker, kimi sessizce yaşar. Ama sonunda hepimizin geriye bıraktığı tek şey, ismimizin ardından anlatılan hikâyedir.
İyi bir hikâyeniz olsun isterim.
Öyle bir hikâye ki yıllar sonra adınız anıldığında insanların aklına yalnızca başarılarınız değil; merhametiniz, dürüstlüğünüz, vefanız ve güzel izleriniz gelsin.
Çünkü insanın değeri, kendini nasıl anlattığında değil; ardından nasıl anlatıldığında gizlidir.
Belki de bu yüzden, insanın kendisine yazacağı bir mektup, başkasına yazacağı bin mektuptan daha kıymetlidir.
Bir gün bana, "Üç mektup yaz." deseler, hiç düşünmezdim.
Birini çocukluğuma…
Birini bugünkü hâlime…
Sonuncusunu ise henüz tanışmadığım yaşlılığıma gönderirdim.
Çünkü insanın en uzun yolculuğu şehirler arasında değil, kendi içine yaptığı yolculuktur.
Bugün ilk mektubu açıyorum…
Sevgili çocuk…
Önce senden özür dilemek istiyorum.
Çünkü büyürken seni bazen ihmal ettim. Hayallerini ertelediğim zamanlar oldu. Bazı korkularımı senin omuzlarına yükledim. Sen sadece çocuk olmak isterken ben seni erkenden büyütmeye çalıştım.
Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki çocukluk, acele edilmemesi gereken tek mevsimmiş.
O yüzden…
Biraz daha koş.
Nefesin kesilene kadar koş. Üstün başın toprak olsun, dizlerin yara olsun. Çünkü büyüyünce insanlar yorulmaktan değil, koşamamaktan şikâyet ediyor.
Biraz daha oyun kur.
Oyuncakların kırılırsa üzülme. Çünkü bir gün kırılan oyuncaklara değil, kurulamayan hayallere üzüleceksin.
Annenin yanına biraz daha otur. Babana biraz daha sarıl. Bir gün o seslerin eskisi kadar gür çıkmadığını fark edeceksin. O zaman anlayacaksın ki bir evi ev yapan duvarlar değil, içinde yaşayanların sesleridir.
Bugün “Ben ayrı tabak istiyorum” diye sitem ettiğin o günleri özleyeceksin. Aynı tencereden paylaşılan makarnanın, annenin tandır ekmeğine sürdüğü tereyağı ve çökeleğin, tavada kızarmış mütevazı tostun tadını hiçbir lüks sofrada bulamayacaksın. Piknikte babanın pişirdiği, o gün burun kıvırdığın tavuğun kokusu bile yıllar sonra burnunda tütecek.
İşte o zaman anlayacaksın; yemeği lezzetli yapan baharatlar değil, aynı sofranın etrafında oturan sevdiklerindir. O yüzden bugün sofraya değil, sofrandakilere bak. Çünkü bir gün en çok özleyeceğin şey yediğin yemek değil, birlikte yediğiniz o anlardır.
Kardeşlerinle ettiğin küçük kavgaları büyütme. Bugün küsüp geri çekilsen de biraz sonra yine aynı oyunda buluşacaksın. Gün gelecek, aynı sofrada bir araya gelebilmenin bile ne büyük bir nimet olduğunu anlayacaksın. O sofralarda yalnızca ekmek paylaşılmıyordu; çocukluğun, kahkahaların ve hatıraların da bölüşülüyordu.
Meğer insan, bazı sofralardan doyarak değil; büyüyerek kalkıyormuş…
Ama çocukluk yalnızca evin içinde yaşanmıyor. Bazı hatıralar insanın ömrüne mahallesinde, camisinde ve mevsimlerinde yazılıyor…
(Devamı yarın…)
Buğra Topal