.

Okuma yazma bilmeyen bir insana dünyanın en güzel, en çok okunan kitabını hediye etseniz, o kitabın onun için hiçbir anlamı olmayabilir. Hatta belki de kendisini anlaşılmamış hissettirecek bir armağandır bu. Çünkü güzel bir hediye, yalnızca güzel olduğu için değil, doğru kişiye ulaştığında anlam kazanır. İşitme engelli birine kulaklık hediye etmek ya da âmâ birine rengârenk bir tablo sunmak da böyledir. Mesele, verilen şeyin ne kadar değerli olduğu değil; karşınızdaki insan için ne ifade ettiğidir.

Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gâzel atma!” Bazen yanlış yerde olmanız, değerinizin bilinmemesi veya yeterince anlaşılmamanız sizin suçunuz değildir. Siz çamura bulanmış bir elmas olabilirsiniz. Bir sarraf eline aldığında, üzerinizdeki çamura değil, içinizdeki cevhere bakar. Kıymetinizi anlar; sizi temizler, parlatır ve layık olduğunuz yere koyar. Ama aynı elmas, değerli taşın ne olduğunu bilmeyen birinin elindeyse, gözünün önündeki cevheri göremediği için onu sıradan bir taş sanıp çöpe atabilir. Elmas değişmemiştir; değişen sadece ona bakan gözlerdir. İşte bu yüzden, “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur; can da, inci mercan da.”

Her çiçeğin her toprakta açmayacağı gibi, insan da her insanın yanında huzur bulamaz. Bazen iki insan birbirini sever ama birbirine iyi gelemez. Birinin gönlünden taşan sevgi, diğerinin kalbine ulaşacak yolu bulamayabilir. Çünkü sevgi her zaman yetmez; hissetmek de her zaman aktarılabilen bir şey değildir. Bu ne sizin ne de karşınızdakinin suçudur; bazen sadece bir toprak ve çiçek uyumsuzluğudur. Yanlış toprakta ne kadar sularsanız sulayın açmayan çiçekler gibi, bazı insanlar da kendilerine verilen değerin kıymetini bilemeyebilir. Hatta bazen ölçüsüzce verilen sevgi kıymet bilmek yerine şımarmaya; anlayış ise olgunlaşmak yerine bencilliğe dönüşebilir.

Tam da bu noktada, ilişkilerde en çok sığınılan o tek kelimenin üzerinde durmak gerekir: “Tamam.”
Her “tamam”, gerçekten kabul etmek demek değildir. Bazen insan, huzur bozulmasın, karşısındaki kırılmasın diye “tamam” der. Karşısındaki ise bu sözü yalnızca bir onay cümlesi sanır. Oysa o kelimenin arkasında bazen koca bir gönül susmaktadır. Birinin size her defasında “olur” demesi, her şeyden memnun olduğu anlamına gelmez. Belki sevgisini, sizin her istediğinize boyun eğmek zannedecek kadar sessiz yaşıyordur. Fakat sevmek, her şeye “tamam” demek de değildir. Bazen gerçek sevgi, “olmaz” diyebilme cesaretidir. Çünkü sınırı olmayan anlayış, bir süre sonra kıymet bilmeyen insanın alışkanlığına dönüşebilir. Sürekli fedakârlık yapan kişi bir gün kendi sesini duyamaz hâle gelir.

İnsan, yıllarca duyduğu bir “tamam”ın kıymetini bazen ilk kez karşılaştığı bir “olmaz” ile anlar. O “olmaz”ın içinde öfke değil, yıllarca söylenmemiş cümleler vardır: “Bunu senin için yaptım.” “Seni kırmamak için sustum.” “Beni de biraz anlamanı bekledim.” Bazı şeylerin anlatılması, yaşanan fedakârlığın anlamını bile eksiltebilir. Çünkü insan, bir başkasının gönlünden kopup gelen şeyleri ancak o şey artık gelmediğinde fark edebilir.

Sevginin bir başka yüzü de küçük aksilikleri büyük krizlere dönüştürmemektir. Planlar bozulduğunda huzuru bozmamak, bir yanlış yapıldığında insanı sadece hatasından ibaret görmemek bir gönül terbiyesidir. Onlar, işler yolunda gitmediğinde suçlu aramaz; önce insana, sonra meseleye bakarlar. Efendilik ve gönül inceliği, tam da karşımızdakinin kusuruyla karşılaştığımız o anda belli olur. İnsan insana hem armağandır hem imtihan… Zaten herkesin yükü kendine yeterince ağır; asıl mesele, bir başkasının hayatına imtihan değil, gönlüne armağan olabilmektir. Çünkü herkes işler yolundayken iyi davranabilir. Asıl mesele, işler istediğimiz gibi gitmediğinde karşımızdakine nasıl davrandığımızdır.

Belki de insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılardan biri, sürekli verilen şeyi sahibinin doğal görevi sanmaktır. Oysa kimsenin sevgisi, sabrı, anlayışı ve fedakârlığı sonsuz bir kaynak değildir. Bir gün o insan yorulabilir; “tamam” demek yerine “ben de varım” diyebilir. İşte o zaman, yıllarca sıradan zannedilen bazı şeylerin aslında ne kadar büyük bir gönülden geldiği anlaşılır. Bu yüzden kıymet bilmek, bir insanı kaybettikten sonra arkasından hayıflanmak değildir. Asıl kıymet, o insan yanımızdayken bir tebessümünün, bir susuşunun, bir “tamam”ının farkına varabilmektir.

Kalpten kalbe bir yol vardır elbette. Fakat o yol yalnızca sevgiyle değil; anlayış, saygı ve merhametle açılır. Bir insanın kıymetini bilmek, onun neye ihtiyaç duyduğunu, hangi sözle incineceğini, hangi sessizlikte ne anlatmaya çalıştığını sezebilmektir. Bu yüzden, değerinizin bilinmediği bir yerde kendinizi değersiz sanmayın. Mesele sizde değil, çiçeğin dikildiği toprakta olabilir. Bazen insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik, açmadığı yerde kendini suçlamak yerine, kök salabileceği ve kendisini gerçekten görebilecek toprağı aramaktır.

Çünkü sevilmek bir kalabalık meselesi değil, ehline denk gelme meselesidir. İnsan, kalbindeki cevheri sıradan bir taş sananların elinde ziyan olur. Kimi zaman tek ihtiyacımız daha çok sevilmek değil; kalbimizin dilini okuyabilen doğru bir gönülde kök salmaktır. İşte insan, ancak kendisini gerçekten gören o gönülde çiçeğinin açtığını görür.

Buğra Topal