“Ötekileştirmek, toplumun kullandığı en yaygın suç aletidir.”

Bu cümleyi yalnızca bir ahlak meselesi olarak okumak eksik kalır.

Çünkü ötekileştirme, kötü insanların yaptığı sıradan bir davranıştan çok daha fazlasıdır. Toplumun kendisini tanımlama biçimlerinden biridir.

İnsan, kendisini yalnızca kim olduğunu söyleyerek tanımlamaz. Çoğu zaman kim olmadığını da söyleyerek tanımlar.

“Biz böyle değiliz.”

İşte o cümlenin devamında çoğu zaman bir “onlar” vardır.

Toplumlar tarih boyunca farklı olanı isimlendirdi. İsimlendirdiği anda da onu bir yere koydu: İçeride, dışarıda; bizden, yabancı; normal, anormal; makbul, sakıncalı…

Çünkü belirsizlik insanı rahatsız eder.

Farklı olan ise belirsizlik yaratır.

Tanımadığımız bir düşünce, alışmadığımız bir yaşam biçimi, bize benzemeyen bir insan veya kurduğumuz düzenin dışındaki bir davranış karşısında önce anlamaya değil, sınıflandırmaya yöneliriz.

Sınıflandırmak rahatlatır.

Çünkü artık karşımızdaki insanı anlamamız gerekmez.

Onun bir etiketi vardır.

Ve etiket, insanın hikâyesinden daha kolay taşınır.

---

Bugün sosyal medyada bunun en hızlı biçimini görüyoruz.

Bir insanın yıllarca oluşturduğu kişiliği birkaç saniyelik bir görüntü, düşüncelerini tek bir cümle, hayatını ise tek bir paylaşım temsil edebiliyor.

Ardından etiket geliyor.

Ve etiket geldiğinde merak sona eriyor.

Kimse artık “Neden böyle düşündü?” diye sormuyor.

“Bunlar zaten böyle” demek yeterli oluyor.

Böylece toplum, insanları anlamak yerine insanlar hakkında kısa yollar üretmeye başlıyor.

Bu kısa yollar zamanla önyargıya, önyargı da dışlamaya dönüşüyor.

---

Fakat burada ilginç bir çelişki var.

Toplum, farklılıkları azaltarak huzur bulacağını düşünüyor.

Oysa farklılıkları bastırmak çoğu zaman huzur değil, sessizlik üretiyor.

Sessizlik ise toplumsal barış değildir.

Gerçek toplumsal barış, herkesin birbirine benzemesiyle kurulmaz. Birbirine benzemeyen insanların aynı toplum içerisinde yaşayabilme becerisiyle kurulur.

Bu yüzden medeniyet biraz da şudur:

Benim gibi olmayan birinin de benim kadar bu toplumun parçası olduğunu kabul edebilmek.

---

Ötekileştirmenin en tehlikeli tarafı ise “öteki”nin zamanla insan olmaktan çıkmasıdır.

Önce bir sıfat verilir.

Sonra o sıfat kişinin bütün kimliğinin önüne geçer.

Artık karşımızda adı, ailesi, geçmişi, hayalleri ve korkuları olan bir insan yoktur.

Sadece “öteki” vardır.

İşte insanı tehlikeli hale getiren eşik burasıdır.

Çünkü insanı bir birey olarak gördüğümüzde ona karşı sorumluluk hissederiz.

Onu yalnızca bir kategori olarak gördüğümüzde ise ona karşı yaptıklarımızı daha kolay normalleştiririz.

Tarihin en ağır toplumsal kırılmalarının arkasında da çoğu zaman bu zihinsel dönüşüm vardır:

Önce insanın adı değiştirilir, sonra ona yapılanların anlamı.

---

O halde mesele yalnızca “ötekileştirmeyelim” demek değildir.

Daha zor bir soru sormalıyız:

Neden sürekli bir öteki yaratıyoruz?

Çünkü “biz” diyebilmek için bir “onlar” yaratmaya alıştık.

Çünkü farklılıkla yaşamak, farklılığı ortadan kaldırmaktan daha fazla olgunluk istiyor.

Ve toplumun gerçek sınavı, kendisine benzeyenlerle değil; kendisine hiç benzemeyenlerle aynı masada oturabilme kapasitesidir.

Çünkü herkesin aynı düşündüğü bir toplumda çatışma azalabilir.

Ama düşünce de azalır.

Herkesin aynı konuştuğu yerde birlik görüntüsü olabilir.

Ama özgürlük olmayabilir.

Herkes aynı kalıba sığdırıldığında düzen kurulabilir.

Ama toplum gelişmeyebilir.

Bu yüzden “öteki”ni ortadan kaldırmanın yolu herkesi “biz” yapmak değildir.

Asıl mesele, “biz” kavramının sınırlarını genişletebilmektir.

Toplumsal ilerleme, ötekilerin yok olduğu gün değil;

öteki diye bir insan kategorisine ihtiyaç duymadığımız gün başlayacaktır.