Bazı konular vardır ki onlar hakkında konuşurken ekonomik hesaplardan, piyasa kurallarından ya da verimlilik tartışmalarından önce insanı hatırlamak gerekir. Sağlık da bunlardan biridir.
Ben özel hastanelere bu yüzden karşıyım.
Bu karşı çıkışım, özel hastanelerin hizmet kalitesiyle ilgili değildir. Daha iyi ya da daha kötü olduklarıyla da ilgili değildir. Benim itirazım, çok daha temel bir noktadadır: İnsan hayatının ekonomik bir faaliyetin parçası hâline gelmesine karşıyım.
Bir insan hastaneye keyfinden gitmez.
Hiç kimse çocuğunu acil servise götürmek istemez. Hiç kimse kanser teşhisi almak istemez. Hiç kimse ameliyat masasına yatmayı tercih etmez. Hastalık, insanın en savunmasız olduğu andır.
İşte tam da bu yüzden, o anı ticaretin konusu hâline getirmeyi insan onuruna aykırı buluyorum.
Bugün birçok kişi "hasta müşteri memnuniyeti" ifadesini doğal karşılıyor. Ben karşılayamıyorum.
Çünkü müşteri ile hasta aynı şey değildir.
Müşteri alışveriş yapar. Parasını öder ve bir mal ya da hizmet satın alır.
Hasta ise yaşamını sürdürebilmek için sağlık hizmetine ihtiyaç duyar.
Aradaki fark yalnızca bir kelime farkı değildir; insanı nasıl gördüğümüzün farkıdır.
Ben, hastanın müşteriye dönüştüğü bir sistemi doğru bulmuyorum.
Bana göre sağlık, devletin vazgeçilmez sorumluluklarından biridir. Devlet, insanların yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. Bu nedenle sağlık hizmetinin piyasaya bırakılması, devletin üstlenmesi gereken bir görevin ticari ilişkilerin içine çekilmesi anlamına gelir.
Özel hastaneler tam da bu nedenle bana göre yalnızca birer sağlık kuruluşu değildir. Aynı zamanda sağlık alanındaki sınıfsal farklılaşmanın kurumsallaşmış hâlidir.
Aynı hastalığa sahip iki insan düşünelim.
Birisi ekonomik gücü sayesinde çok daha kısa sürede, çok daha konforlu şartlarda ve çok daha fazla seçeneğe ulaşabiliyor. Diğeri ise yalnızca gelir düzeyi nedeniyle bunlardan mahrum kalıyor.
Hastalık aynı...
Acı aynı...
Kaygı aynı...
Ama tedavi imkânı farklı.
İşte benim itiraz ettiğim tam olarak budur.
Çünkü hastalık insanların seçimi değildir.
Öyleyse tedavinin niteliğini belirleyen şey de insanların ekonomik gücü olmamalıdır.
Elbette bana şu itiraz yapılacaktır:
"Özel hastaneler kamu sisteminin yükünü azaltıyor."
"Rekabet kaliteyi artırıyor."
"İsteyen parasını verip istediği hizmeti alabilir."
Bu görüşlerin varlığını biliyorum.
Ancak beni ikna etmiyor.
Çünkü sağlık, rekabet edilecek bir sektör değildir.
İnsan hayatı da piyasanın kurallarına göre değerlendirilemez.
Son yüzyılda dünyada birçok kamusal hizmet giderek özelleştirildi. Sağlık da bu süreçten payını aldı. Ben bu anlayışın, kapitalist ekonomik sistemin kamusal hizmetleri giderek daha fazla piyasa ilişkilerinin içine çekmesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Bana göre bu süreç, insanı merkezden uzaklaştırırken sermayeyi merkeze yerleştiriyor.
Oysa sağlıkta merkeze konulması gereken tek şey insandır.
Bugün özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde sağlık hizmetlerinin önemli bir bölümünün piyasa mantığıyla örgütlenmesi uzun zamandır tartışılıyor. Avrupa'da ise ülkeden ülkeye farklı modeller bulunsa da birçok ülkede özel sektör sağlık sisteminin bir parçası olarak yer alıyor.
Ben bu modelleri örnek almıyorum.
Bir ülkenin gelişmişliğini özel hastanelerinin sayısıyla ya da sağlık sektörünün büyüklüğüyle ölçmüyorum.
Benim ölçüm çok daha basit:
Bir insan, cebindeki parayı düşünmeden hastaneye gidebiliyor mu?
Çocuğunu hastaneye götürürken faturayı değil, yalnızca sağlığını düşünebiliyor mu?
Yaşlı bir insan, emekli maaşını değil, iyileşeceği günü hayal edebiliyor mu?
İşte bana göre gelişmişlik budur.
Türkiye'nin sağlık sistemi elbette kusursuz değildir. Eleştirilecek birçok yönü vardır. Ancak kamu sağlık hizmetlerinin hâlâ güçlü bir yer tutuyor olmasını önemli buluyorum.
Fakat benim hedefim bununla da sınırlı değil.
Benim hayalimde sağlık hizmeti tamamen kamusal bir hizmettir.
Özel hastaneler yoktur.
İnsanlar daha iyi tedavi olabilmek için daha fazla para ödemek zorunda kalmaz.
Hiçbir hastane hastalık üzerinden kâr elde etmez.
Hiçbir vatandaş, cebindeki paraya göre farklı sağlık hizmeti almaz.
Belki bugün bunlar birçok insana gerçekçi gelmeyecektir.
Belki bana, "Dünya böyle işlemiyor." diyeceklerdir.
Haklı olabilirler.
Dünya gerçekten de bugün böyle işliyor.
Ama ben dünyanın nasıl işlediğini değil, nasıl işlemesi gerektiğini tartışıyorum.
Çünkü insanlık, var olanı sorgulayabildiği ölçüde ilerledi.
Bir zamanlar çocuk işçiliği de normaldi.
Kölelik de normaldi.
Kadınların oy kullanamaması da normal kabul ediliyordu.
İnsanlık, ahlaken yanlış olan birçok şeyi uzun yıllar "hayatın gerçeği" diyerek meşrulaştırdı.
Bugün sağlıkta yaşanan ticarileşmeye de aynı gözle bakıyorum.
Normalleşmiş olması, doğru olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle benim itirazım yalnızca özel hastanelere değildir.
Benim itirazım, insanın en savunmasız hâlinin ekonomik değere dönüştürülmesinedir.
Bir insanın hastalığı hiçbir şirket için gelir kalemi olmamalıdır.
Hiçbir sağlık kuruluşu, insanların çaresizliği üzerinden büyümemelidir.
Çünkü sağlık, yatırım yapılacak bir pazar değil; korunması gereken ortak bir insanlık değeridir.
Belki benim hayalini kurduğum dünya hiçbir zaman kurulmayacak.
Belki özel hastaneler hep var olacak.
Ama bu, o dünyanın yanlış bir hayal olduğu anlamına gelmez.
Ben yine de insanların yalnızca insan oldukları için, ekonomik güçlerinden bağımsız olarak aynı sağlık hizmetine ulaşabildiği bir düzeni savunmaya devam edeceğim.
Çünkü insan onuru, fiyat biçilebilecek bir değer değildir.
Sağlık bir ayrıcalık değil, temel bir haktır.
Ve haklar, hiçbir zaman satın alınan ürünlere dönüşmemelidir.