Few raporlarına göre dünyadaki en zengin 300 kişinin 3 milyar kişiden daha zengin olduğunu biliyor muydunuz? Ya da nüfusun %1’i dünyanın %45’inden daha zengin desem… Ne yazık ki böyle…

Türkiye’den başlayalım. ülkemizde herkes zekat verse durum nasıl değişir?
Türkiye’nin 85 milyon nüfusu var. Ortalama bir aile 4 kişi olsa 20 milyon ev demek. TÜİK verilerine göre %58 civarı ev sahibi oranı var. Bu da demek oluyor ki 8 milyon kadar insan kirada oturuyor.

Ülkemizde yıllık bazda ortalama bir milyon ev alınıyormuş. Fakat bu rakamın büyük oranı yatırım amaçlı. Yani bir evim olsun diye değil, ikinci ya da üçüncü ev, arsa gibi yatırımlar… Ekonomik verilere baktığımızda ülkemizin özel serveti tahminen 30 trilyon tl civarında. Hadi bunun 3’te biri borç, ev araba vs diyelim. Bu demek oluyor ki 10 trilyon civarı zekata müstehak servetimiz var. Bunun 40’ta biri, yani %2.5’u zekat olduğuna göre yıllık 225 milyar, aylık ise 18 milyar tl civarı bir rakam yapıyor. Biz bu rakamı somutlaştıralım, mesela Türkiye’de bu rakama her sene kaç kişiye ev alınabilir? Ortalama bir ev -İstanbul hariç- 4 milyon civarı denilirse, yıllık 65 bin kadar fakir aileyi ev sahibi yapmak demek.
Bu verilere göre evsizlik parasızlıktan değil, farkında mısınız? Evsizlik ve maddi sıkıntıların temelinde maddi yetersizlik yok, servet dağıtımında adaletsizlik var. Zekat ise bu adaletsizliği kökünden söküyor. Tabakalar arası uçurumu asgariye indiriyor. Kargaşanın ve ihtilallerin önüne geçiliyor. Eğer bu sistem bir otursa belki zekat verecek fakir bile kalmayacak.

Şimdi de Mevcut sistemlerle Zekatı kıyaslayalım.

Kapitalizme göre ticaret ve faiz serbesttir. Sosyalizme göre ticaret ve faiz yasaktır. İslamın ortaya koyduğu ekonomik sistemde ise ticaret helal, faiz yasaktır. Burada İslam, ticareti helal kabul ederek sosyalizmden, faizi haram kılarak kapitalizmden ayrılır. Yani Kapitalizm faizi serbest kılarak güçlünün zayıfı sömürmesinin yolunu açıyor.Sosyalizm de insan iradesini ve mala sahip olma arzusunu yok sayarak fıtratı tahkir ediyor.İslam ise faizi haram kılarak sömürünün yolunu kapatırken ticareti helal kabul ederek insanları mala sahip olmaya ve dünyanı imar etmeye davet ediyor.

Peki Faizli bir sistem nasıl işliyor ve kim kazanıyor? Böyle bir sistemde insanlar parası olanlar için çalışır. Mesela benim param var ve bir yatırım yapmak ya da yatırım yapacak birine borç vermek yerine elimdeki parayı belirli bir faiz karşılığında bankaya veriyorum. Banka benden aldığı bu parayı bir yatırımcıya faizli kredi olarak veriyor. Sonra bu yatırımcı bir ürün üretiyor. Daha sonra bankaya ödediği faizi ürettiği mala ekleyerek tüketiciye satıyor. Parayı bankaya veren ben ise elde ettiğim faizi üreticiden pahalı olarak aldığım ürüne ödüyorum. Dolayısıyla burada tek kazanan banka oluyor, hem parasını faize yatıran, hem de bankadan faizli kredi alan taraflar zarardadır. Ama burada İslam paranın üretime aktarılmasını temin ettiği için üretimde istihdamın yolunu açar. İnfak, zekat ve sadakayla zengin ile fakir arasında muhteşem bir müvazene tesis eder. Aklı selim düşünen, insanlığın selametini isteyen herkes faize karşıdır. Bütün semavi dinler faizi reddettiği gibi Eflatun ve Aristo gibi düşünürler dahi faize karşıdır.
Demek ki İslamı teoride güzel olmaktan çıkarıp pratik hayata, yani eyleme indirgemek gerekiyor. Aksi halde dindarlığımız şahsımızda yani bireysel kalıyor, halbuki bu hakikati fiiliyatımızla umuma mal etmek gerekiyor.

Tarihte bunun örnekleri de var. Hz Ömer döneminde Muaz bin Cebel’in fakir bulunmadığı için Yemen bölgesinin zekatını Devlete gönderdiği anlatılır. Ömer bin Abdülaziz sistematik bir zekat sistemini devlet eliyle tatbik ediyor ve onun döneminde -2,5 yıl- Afrika da zekata muhtaç fakir bulunamıyor. Endülüs ve Abbasiler döneminde benzer örnekler var. Fakat kapitalizmin hakim olduğu bugün ki dünya da insanlar açlıktan ölüyorsa, bunun müsebbibi genel manada zalimlerin aç gözlülüğü, Müslümanların ise zekat kavramını unutmuş olmaları..

Şimdi bir düşünelim. O zaman mı daha zenginiz, bugün mü? Açın kalmadığı dönemler, zenginliğin çok olduğu dönemler değil, adaletin uygulandığı dönemlerdir. Petrol ve banka yok ama adalet var, ahlak var. Birilerinin dediği gibi o zaman nüfus azdı o yüzden öyleydi iddiasının da bir geçerliliği yok. Çünkü o zaman bugün olduğu kadar para da yoktu.

Peki Avrupa’da durum nasıldı? Benzer örneklikler var mıydı? Avrupa tarihi yaklaşık bin yıl boyunca hep açlık ve kıtlıkla geçmiş, açlıktan ölmek sıradan bir şeydi. Yani periyodik bir açlık var. İnsanları dizginleyecek bir sistemleri olmadığı için aç olan insanları susturabilmek adına sömürülere başladılar. Bu güne kadar da kısmen başarılı oldular. Bugünün Avrupa’sında bile gıda bankalarına rekor başvuru var. Çünkü sömürüler bitme noktasına geldi. 35 milyondan fazla insan bugünün avrupasında düzenli beslenemiyor. Burada bir konuya dikkatinizi çekerim ki Avrupa, kendini insanını doyururken sosyal düzen bozulmasın diye yapıyor. İslam ise insanlar aç kalmasın diye yapıyor bunu.

Peki dünyada Müslümanların yoğun yaşadığı bölgeler zekatlarını verseler durum nasıl değişir?

Dünyada açlık sınırında yaşayan insan sayısı BM’nin 2023 rakamlarında 735 milyon. Yani her 10 kişiden birisi açlık sınırında. Müslümanların yoğun olarak yaşadığı devletlerin serveti dünya bankası vb kurumların tahmini verilerine göre 50 trilyon$ seviyesinde. Bunun %40’ı zekata tabi olacak rakam olsa, zekat da 40/1 olduğuna göre 500 milyar$ bir rakam ortaya çıkar. FAO verilerine göre bir insanın yıllık bazda açlık sınırından kurtulması için 300$ a ihtiyacı var. 500
Milyar bölü 300$ yaptığınızda 1,6 milyar insan yapar. Yani Müslüman dünyasının sadece zekâtı, dünyadaki tüm açları 2 kat doyuracak güçte.
Hz. Ali’ye atfedilen bir söz var, “zenginin israfı fakirin ihtiyacı kadardır” diye, ne kadar da doğru bir tespitmiş meğer…

Kardeşlerim, Hikmetini görüyorsunuz değil mi? Fakat işte vampirler bunun icrasını istemezler, istemiyorlar da. Netice itibariyle silaha gelince trilyonlar var, faize gelince trilyonlar var ama iş açlık sınırına gelince yardım kampanyaları var.

İşte burada islam zekatı verin derken, fakirleri doyurmak değil, fakirliği tarihe gömmek için farz kılınmış. Biz bu hakikati tatbik etmeyince zekat bireysel vicdanlara kaldı, küresel adalet de zalimlerden bekleniyor. Hülasa zekatlarımızı verelim, özellikle verirken de çevremizi vermeye teşvik edelim. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde zekatı açıktan vermek daha önemlidir. Riya olmaktan da endişe etmeyin çünkü farzda riya olmaz. İslamiyet de namazdan ve oruçtan ibaret olmadığına göre bu gibi toplumu alakadar eden güçlü çözümlerin anlatılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.

Bazen teşvik ettiğimizde ben zaten sadaka veriyorum diyenler oluyor. Sadaka ile zekatın farkı ne ? Derseniz, ona da temas edelim.

Sadaka ve zekat da aynı şey değildir. Sadaka da gönüllülük var, zekat da zorunluluk. Sadaka da keyfi bir miktar var, zekatta belirli bir oran. Sadaka vicdanı rahatlatır, zekat toplumu dönüştürür. Çünkü zekat fakir olanı, muhtaç olanı ihya eder, bir sene sonra zekat verecek seviyeye getirir. Hem öyle bir sistem ki, zengin fakire hürmet ediyor, fakir zengine minnet etmiyor, çünkü Allah’ın bir emri olarak görüyor.

Toparlayacak olursak…

Beşeri kanunlar taşıdığı beşeriyet vasfından dolayı zamana mağlup olur. İnsanın istek ve arzularını kısıtlayacak bir had konulmadığı için zulüm ve kargaşa kaçınılmaz oluyor. Bunun engellenmesi için kanunlara ihtiyaç var ki böyle bir kanun ise ancak şeriattir, yani Kur’an’daki kaideler…

Çünkü bizi kim yapmışsa ancak o bilir, bilen de konuşma hakkına sahiptir. O zat ise koyduğu kanunlar ile tüm zamanları gördüğü ve zaman üstü bir Zat olduğu için bizler adına en güzel sistem olarak zekatın vücuda gelmesini, faizin yasaklanmasını emrediyor. Ne yazık ki bizler bundan gaflet ediyoruz. Zekat verecek kadar zenginiz ama borcum var diyoruz. Ticaretimiz var ama stoğu gizliyoruz. Kârlılığımız var ama gider göstermeye çalışıyoruz. Halbuki zekat biriktirilen paranın, yastık altında tutulan altının tabiri caizse cezası gibidir. Paranın piyasada olması lazım ki fiyatlar asgari olsun. Yastık altı değerler fiyatları yükseltiyor.

Son olarak; Bediüzzaman Said Nursi Hz’de bu kadar karışıklıkların, kötü ahlakın ve ihtilallerin temelinde iki şeyin olduğu söyler. Birincisi Ben tok olayım başkası açlıktan ölse bana ne! İkincisi Sen çalış ben yiyeyim.Birinci hastalığın tedavisi zekatın vücuda gelmesi, ikinci hastalığın tedavisi ise faizin yasaklanmasıdır.Çünkü faizli sistemde servetini artırmak için ticaret yapmak anlamsız gelir, çünkü fabrika açacak personel çalıştıracak vs bu tür zahmetlere katlanmak beyhudedir, çalışmak istemeyecektir. Sistem böyle işlediği için halkın elindeki tasarruflar sınırlı sayıdaki sermayedarın elinde birikir. İslami finans ise onları ticaret ile artırmanın formülünü verir. Birisinde bir insan fayda görür, binler zarar eder. Diğerinde bütün tarafların kazanması asıldır.

Maalesef en dindarımız dahi islamı ilmihal düzeyince bildiği ve bu konulara kafa yormadığı için, bu konuya kafa yoran ekonomistlerde İslami camiadan bu tür tavsiyeleri çok duymadığından islamı maziye hitap eden bir inanç olarak algılıyor. Zekatın nasıl verileceğini ve miktarını az çok insanlar zaten biliyor. Asıl mesele bunun toplumsal yansımasını yapabilmek…

Velhasıl, bu böyle gitmeyecek. İnsanlık içine düştüğü bu girdabın bir kurtuluş değil, bir intihar olduğunu anlayacak ve İslamiyetin istikbale nasıl da hükmettiğini inşâallah idrak edecek.