Anadolu toprakları dünyanın en lüks coğrafyasıdır. Bu topraklarda yaşayan
İnsanların da; eğitimli ve lüks olması gerekir. Yoksa! Bu topraklarda barış ve refah içinde
yaşayamazlar. Bizim de yaşayamadığımız gibi…
Yeryüzünde perişan olan ülkelerin çoğunluğu, maddi bakımdan yoksul olanlar
değil; insanları, kültürel bakımdan; ya köksüzleştirilmiş, ya da kültüründen koparılmış,
eğimsiz olan ülkelerdir.
Bunun en önemli göstergeleri: İçler acısı durumda olan eğitim ve öğretim
müfredatımızın, eğitim sistemimizin, medya organlarımızın, kültür dünyamızın; bizim
değerlerimize, değer yargılarımıza, medeniyet dinamiklerimize göre değil; bizim
değerlerimizi ortadan kaldıran veya yerle bir eden, parçalarına ayıran, çocuklarımızı
sığ, seküler, popüler Batı Kültürünün kölesi haline getiren, yıkıcı, yabancılaştırıcı,
mankurtlaştırıcı ve ruhsuzlaştırıcı bir hale getirilmiş olmasıdır.
Her millet; kendi çocuklarını yetiştirmek için: Kendi insan yapısına, kendi
inancına, kendi sosyal ve kültürel yapısına, kendi coğrafi ve siyasi konjonktürüne
göre, kendi ihtiyaçlarına göre; kendi eğitim ve öğretim müfredatını hazırlar. Eğitim
sistemini de buna göre kurgular.
Biz, millet olarak bunu bir türlü başaramamışız. Başarmak bir tarafa, yanlışın
farkında bile olamamışız. Yüz yıldır: ne iyi bir insan yetiştirmeyi amaçlamışız, ne de
çocuklarımıza ekmek parası sağlayacak, beceriler kazanmalarına yönelik bir eğitim
verebilmişiz. Pozitivist, seküler bir eğitim ve öğretim sistemini uygulamaya
çalışmışız. Ve bu milleti külliyen yok eden bu sistemi, uygulamaya da devam ediyoruz..
Bu sistemle insanlarımızın zihinlerini delik deşik ediyor ve insanlarımızı kendisi
olmaktan, bizim olmaktan uzaklaştırıyoruz.
İnsanlarımızın dertlerini kendilerine dert edinenler; sadece sokağa ve basın yayın
organlarına intikal eden hadiselere baktıklarında; durumun ne kadar kötüye gittiğinin,
ne kadar içler acısı bir durumda olduğunun, farkına varabilirler.
Daha çocuk sayılacak yaşlardaki kız ve erkek öğrencilerimiz; bıçakla,
tabancayla, birbirlerini, hatta öğretmen veya okul müdürlerini yaralamaya ve
öldürmeye çalışıyorlar.
( Bana bir harf öğretenin; kölesi olurum. Hz. Ali)
Okul çıkışlarında sokaklar, on bir, on iki yaşında ki çocuk sevgililerle doluyor.
Çocuklarımız ve gençlerimiz; sokaklarda kucak, kucağa, utanmadan dolaşıyorlar.
İnsan olanlar; sokağa çıkmaktan utanır oldular.
Sokaklarda, kızlarımız ve kadınlarımız, çağdaşlık adına, medeni olmak adına,
anadan üryan geziyorlar.
Mehmet Akif:
“Kim demiş Avrupa insanı medeni
Ne edep var ne haya çırıl çıplak bedeni
Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni
Desene hayvanlar, bizden daha medeni.” DER.
Zamanında; TV. Dizilerinin, aile yapımızı ve milletimizin değer yargılarını yok
ettiğini, defalarca yazdım. Hatta yazdıklarımı; Kültür Bakanlarımıza postaladım. Ancak
sesimi duyuramadım.
Şimdi! Halimiz ortada. Aslın da, anlatmaya da gerek Yok! Toplumumuzun halini,
zaten hep birlikte, ibretle seyrediyoruz.
1991 de Belçika’ya gitmiştim. Çok güzel, aile işletmesi olan, lüks bir otelde
kalıyordum. Oteli, yaşlı bir çift çalıştırıyordu. Zemin katın yarısını kendilerine ev,
yarısını da lobi yapmıştılar.

Arkadaşlarım ve hemşerilerim beni misafir ettikleri için gece çok geç vakitlerde
otele geliyordum.
Kapıyı açan yaşlı hanımefendi, kapıyı her açtığında: Bir şey isteyip istemediği
mi soruyordu. Bir akşam: “ Benim istediğim, sizlerde olmaz. İyi geceler.” Dedim.” (
Ben aynı zamanda Fransızca Öğretmeniyim.)
Israrla yolumu kesti ve ne arzu ettiğimi sordu.
-Bir Türk Kahvesi olsa içerim dedim.
- Lütfen! Oturun! Hemen getiriyorum! Dedi.
Gerçekten de! Kahveyi çok nefis yapmıştı.
Kaldığım sürece birlik de, kahve içip sohbet ettik. Tarih Profesörü olan
hanımefendi; Kanuni Sultan Süleyman hayranı ve Türk dostuydu.
1957 yılında Kanuni Sultan Süleyman ve Osmanlı konusunda, doktora yapmak
için İstanbul’a gitmiş. 4 yıl boyunca; İstanbul da, Bulgaristan’da arşivlerde
araştırmalar yapıp doktorasını hazırlamış,
“Grande Sultan!” (Büyük Sultan) Kelimelerini öyle bir hayranlıkla telaffuz ediyor
ve Kanuniyi bana, gün, gün anlatıyordu ki; ben ne okumuştum, ne de duymuştum.
Ve biz: “Muhteşem Yüz Yıl” Dizisini ne zevkle seyretmiştik..! Yazıklar olsun
bize!
Lise Müdürü olduğumdan, üniversite okumuş olmaktan utanmıştım.
Bir akşam sohbet sırasında bana:
- Osmanlının torunlarını, hep öldünüz mü? Hiç bırakmadınız mı? Diye sordu.
-Ülkenizde bir sürü Türk var ya! Dedim.
-Türkler, ülkemize geliyorlar diye, çok sevinmiştim. Koşup tanıştım! Yardımcı
olmaya çalıştım. Ancak gelenler benim tanıdığım ve okuduğum Türkler değildiler:
İlkeleri, değer yargıları olmayan, ne oldukları belli olmayan kişilerdi.
-Şaşırmış ve soracak aklı başında birisini de bulamamıştım!
-Osmanlının Torunlarına ne oldu? Hepsi öldü mü?
Ne desem ki? Mecburen; onların ülkemizde olduklarını, varlıklı olduklarını,
hizmet etmek için buralara gelmeyecekleri… Doğrultusunda bir şeyler söyledim.
Ve çok üzülmüştüm.
O, çok sevinmişti:
. Ben biliyordum! Dedi. Çünkü Türk: Vakur ve gururludur. İnançlı, yürekli ve
bileklidir. Haksızlığa asla müsamaha etmez. Asla mazlumun ezilmesine rıza
göstermez. Hemen soyunur ve meydana girer. Hak ve adalet için canın pahasına da
olsa savaşır!. Helal ve haramı bilir. Asla yalan söylemez. Namusludur, onurludur ve
şereflidir! İşinin hakkını verir..!
Türk’ü, bana öğretiyordu..!- Vay be! Bizi, bizden iyi tanıyordu!
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün afakı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin,”
Pekii! Bu toplumu huzur ve refah içinde yaşatan, tarihin derinliklerinden
süzülerek gelen ve büyük kitleler tarafından kabul edilmiş olan; DEĞER
YARGILARIMIZA NE OLDU?
Peki! Niçin son yüz yıldır; insanlarımız bu hale getirilirken, bizi, biz yapan değer
yargılarımız, elimizden alınırken, biz niçin uyanamamışız?
Kendisini rahmetle anıyorum! Eski Millet Vekillerimizden Bahri Dağdaş Bey’ in
söyledikleri aklıma gedi: Meclis kürsüsünden yerel şivesiyle milletvekillerine hitap
ediyordu. Muhalefete mensup milletvekillerinden biri; meclis kürsüsün de bile yerel
şivesini değiştirmeden konuşan Dağdaş a : “Sen git, önce konuşmanı düzelt de gel.”
diye laf attı.

Rahmetli Dağdaş da ona : “ Ben Babamı çok seviyorum. Resmine bakıyorum,
babama benzediğimi görünce, annemi, daha da çok seviyorum. Siz kime
benziyorsunuz? Kimi seviyorsunuz? Onu bilemem.” Demişti.
Yıllardır kime benzediklerine, kimi sevdiklerine, bir türlü karar veremeyenler; bu
milletin değer yargılarını yok etmek için durmadan çalıştılar. İnsanlarımızı, insan yapan
değerlerimizin önemini; hep küçümsediler, aşağıladılar ve hep gözden uzak tutular. Ve
tutmayı da başardılar.
İnsanı, insan olmaktan çıkaran değerleri, hep gündemde tutmanın gayret içinde
oldular. TV. Dizileriyle, çizgi romanlarla, Tele- Vole kültürüyle; çocuklarımızın
büyümesini sağladılar. Ve başardılar. Çalışmaya da devam ediyorlar.
Artık: Yetişen meyveleri hep birlikte görüyoruz:
Artık: Devletin düzenin, insanlarımızın canının, malının, namusunun, hak ve
adaletin ellerine teslim edildiği, emanet edildiği; savcılarımız, hâkim vuruyorlar!
(Olayın münferit bir vaka olarak ele alınamayacağını, kadına yönelik şiddetin
erkek egemen güç ilişkilerinden kaynaklandığını, ceza kanunlarının, kadına şiddeti
önleyecek bir mekanizma olması gerekirken, cezaların azlığı, kadına şiddeti besleyen
ve artıran bir ortam yarattığını… gibi saçmalıklarını… Bırakalım!)
Artık: Bir zamanlar; camilerin önündeki sadaka taşları üzerinde aylarca; fakirlerin
gelip kimse görmeden almalarını bekleyen, altınların olduğu meydanlarda, şimdi
haremiler kol geziyor.
Artık; Dolandırıcılık, hırsızlık, kabadayılık, utanmazlık, hayâsızdık, ahlaksızlık;
cesur olmak, uyanık olmak, sayılıyor ve meslek haline geliyor. Helal, haram, kul hakkı,
merhamet… Hak getire!
Artık; 12- 13 yaşındaki çocuklarımız, birbirlerini bıçaklayıp yaralıyorlar,
öldürüyorlar. Bu da yetmiyor, öğretmenlerini, okul müdürlerini dövüyorlar.
(Bana bir harf öğretenin kölesi olurum! Hz. Ali)
Artık; Analar doğurdukları çocuklarından şüpheleniyor. Doğurdukları evlatları
tarafından pencereden aşağı atılıyorlar!
Artık…!
Ancak! Bu milleti, bu hale getirenler unutmasınlar: Hepimiz bu toprakların
insanlarıyız. Ve hepimiz bu ülkenin sokaklarında yürümek zorundayız. Hassaten,
kendisini bu toplumun üstünde ve dışında görenler. Kendini çok güçlü hissedenler…!
Şunu hiçbir zaman unutmasınlar: İnsani değerlerin hüküm sürmediği bir toplumda,
kendilerini, ne kadar korurlarsa korusunlar, hiçbir zaman rahat ve huzur içinde
yaşamayacaklar. Zaten yaşamaları da mümkün değildir! Bir ülkenin sokakları;
haksızlığın adaletsizliğin, yalan ve dolanın, haramın, merhametsizliğin, hayasızlığın,
utanmazlığın, onursuzluğun, şerefsizliğin, namussuzluğun…!Bataklığı haline
getirirse: Ne kadar sakınırsak, sakınalım; ceketimiz değilse de, paçalarımız mutlaka
çamur olur…! Ve hiç birimiz, hatta, gelecek nesillerimiz; asla sağlıklı, huzulu, refah
içinde bir hayat sürdüremeyiz.
Çünkü hepimiz aynı geminin yolcularıyız!
Ve kalp paraların geçerli olduğu bir ülkenin piyasasında, hiç kimse, altın parayla,
alış veriş yapamaz!!!