.
Mazide kalan anılarım. Toprak kokan evlerin ve yolların kokusunu özledim., tandır ekmeğinin, yerli güllerin kokusunu, soba üzerinde kaynayan suyun fokurtusunu, arklardaki suyun vurgusunu ve annemin her sabah Kuran okuyuşunu, özledim. Televizyonsuz günlerimi, kitap okuma sevdamızı, yer sofralarımızı, yer yataklarını özledim. Şehirde tek katlı bahçeli evimizi, inekleri, danaları, horoz seslerini, özledim. Yaz geceleri toprak bacalarda yatarken gökyüzünde parıldayan ayı yıldızları, özledim. Gaz ocağımızı, geceleri duvarda asılı gaz lambamızın duvarlara akseden gölgeli ışıltılarını özledim.
Bir tabir vardı. ‘’Binin yarısı beş yüz o da bizde yok.’’ Meğer paramız ne kadar da kıymetliymiş, servet değerinde kırmızı beş yüzlük banknotlarımız vardı..’’Geçen yılın bu yıldan farkı yoktu, serbest piyasa ve enflasyon yoktu, ‘’Üç köfte 25 kuruş’’ diye bağıran yamakları seslerini özledim. Mevlit dayının deri peynirini, balını buzlu üzüm hoşafını özledim. Babamın ‘’Oğlum kalk sabah namazına gidelim’’ deyişini ve cami çıkışı pastanede karşılıklı salepli süt içmeyi, öğlenleri 50 kuruşa babamın dükkanında yediğimiz ekmek arası fındık dövmecini özledim. Babamla gittiğim hamam sefasını. Sabah ezanlaıyla, çobanlar, köpekler eşliğinde şehir merasına giden nahırların gürültülerini bağırtılarını özledim.
Cami çeşmesinden kovalarımızı doldurmak için beklediğimiz günleri, evlere su taşıyan sakaları özledim. İlimizin orta yerinden geçerken kara dumanlar saçan buharlı lokomotiflerin düdük seslerini özledim. Marangoz dükkânlarından yayılan çam kokularını, terzilerin dikiş makine tıkırtılarını, demircilerin, bakırcıların çekiş takırtılarını, özlerdim. Şehrin dar sokaklarında fayton ve at arabalarının takırtılarının özledim. 50 kuruşa sırayla bindiğimiz şehir turu keyfini özledim.
Dillerden düşmeyen deli Lütfi’yi, deli Haydar’ı Aziz’i vs. özledim. İlan için sokaklarda hunileriyle bağıran tellalları, köşe başlarında, ipleri omzunda iş bekleyen hamalları özledim. Otoların çok az olduğu, dar patika ve toprak yolları özledim. Sobamızın sıcaklığını üzerinde pişirdiğimiz çökelekliyi özledim. Teyzemin sepet balını, kuru kaymağını, köy evlerimizi, çift atların çektiği çıngıraklı mavi boncuklu gemici fenerli yolcu paytonlarını, yük taşıyan demir tekerlekli at arabalarını, saman taşıyan çift öküzlerin çektiği kağnı arabalarının gıcırtılarını özledim. Yaramazlık yapınca annemin terlik fırlatmasını özledim. Kapı önlerinde çizgi, bilye, fındık, yakan top, saklambaç vs. oyunlarını ve boş alanlardaki mahalle maçlarımızı özledim. Ağaçlara tırmanarak, dalından meyve yemeyi, çok ama çok özledim.
Artık tek katlı bahçeli evlerimiz, yer sofralarımız yok. Köyler bahçeler meralar talan olmuş, şehirlere eklenmiş, ne toprak kokan yollar ne ağustos böceklerinin sesleri var. Herkes başına buyruk olmuş dizginler tutmuyor. Etrafımızı saran şeytani, fikirler, müzikler etrafımızı sarmış Sokaklara yayılan yarı çıplaklar, ne utanan ne kıskanan ne uyaran var. Bütçemize yansıyan faizler, arsız diziler, erken buluğa eren, saygıyı, hayâyı kaybeden, saldırgan, isyan eden, çıkış yolu arayan gençler. Magazinli kısa süreli izdivaçlar, gayri meşru yaşantılar, cinayetler. Sevgi yok, saygı yok, artık eski sevdalarda yok, inançlar zayıflamış, arayış içinde çırpınan gençler. Özgürlükler adına neleri kaybetmedik ki! Sustuk, susturulduk, vahşetleri sergileyen, inançları, zedeleyen, gözlerimize perde çeken ahlaksız dizilerimiz, internetimiz var. Evliliği eğlencelik, pembe hayaller zannedenler, susmak bilmeyen kaprisli bir kısım yeni nesil gelinlerimiz var.
Artık çocuklarımız soframızda toplanmıyorlar, anayı babayı büyükleri isteyen yok, Her evlenen kendini müstakil, zannediyor, unutuyor. Okuma uğruna gurbete düşen, aileden koparılmış başıboş kalan gençler. Para göndermekten başka umuru olmayan babalar neleri kaybettiklerinin farkındalar mı? Büyük küçük kalkmış, sen sen, ben de ben, dürtüleri var.