.
İnsanlık tarihi, iki zıt karakterin bitmeyen hikâyesidir aslında. Biri, avuçlarının içine bırakılan elması sıradan bir taş zannederek fırlatıp atanların trajedisi; diğeri, henüz şafak sökmeden aydınlığı hissedip yola koyulanların destanı. Bugün bu iki kutbu, aynı hakikatin karşısında nasıl konumlandıklarını anlamaya çalışacağız.
İki İnsan, İki Şehir…
KALANLAR
Tarih, fırsatı kaçıranların sessiz çığlıklarıyla doludur. Bunların en hüzünlüsü, belki de Ebu Talib'in hazin kıssasıdır. Yeğenini bir evlat sıcaklığıyla sarmalayan, ona siper olan, Şam yolunda Rahip Bahira'nın titreyen sesiyle verdiği o büyük müjdeyi bizzat işiten amca... "Bu çocukta başka bir hal var" dedi, onu korudu, onun için açlığa ve boykota göğüs gerdi. Ancak ne hazindir ki; o mukaddes nurun kaynağına tam anlamıyla teslim olma cesaretini, "ataların mirası" dediği o katı gelenek duvarlarını aşarak gösteremedi. Sevgi vardı, şefkat vardı; lakin o son adımı atacak feraset, kibrin ve toplumsal baskının gölgesinde kaldı. Bir ömür yanı başında çarpan o nübüvvet kalbinin ritmine, kendi kalbini tam mühürleyemeden veda etti.
Ya Taif'in o tozlu yolları? O gün gökyüzü bile mahzundu. Âlemlere rahmet olarak gönderilen zat, ayakları kan revan içinde kalana dek taşlanırken, Taif halkı sadece bir insanı değil, ebedi saadetlerini taşladıklarının farkında değildi. Kendilerine "Gelin, kurtulun!" diyen bir sese, nefretle karşılık verdiler. O gün Taif, üzerine yağan rahmet yağmurunu reddeden çorak bir toprak gibiydi. Fırsat, bir bulut gibi üzerlerinden geçip gitti; onlara ise sadece ellerindeki taşların soğukluğu ve tarihin silinmez mahcubiyeti kaldı.