Bayram sabahlarının kendine mahsus bir dili vardır.
Sessizliğin içine karışan tekbirler, kapı eşiklerinde bekleyen çocuk sevinci, avlularda dolaşan telaş…
Fakat her bayramın görünen yüzünün ardında, insana yöneltilmiş eski ve ağır bir soru durur:
Sen neye bağlısın?
Kurban, yalnızca bir ibadetin adı değildir.
Kurban, insanın kalbinde büyüttüğü bağlılıkların mahkeme günüdür.
Hz. İbrahim’in kıssası bu yüzden çağları aşar.
Çünkü o kıssa, bir bıçağın değil; bir kalbin hikâyesidir.
Bir baba ile evlat arasında geçen tarihî bir hadiseden daha fazlasıdır o.
Orada sınanan şey, insanın sevme biçimidir.
Çünkü insan bazen sahip olduklarını sever; bazen de sahip olduklarının kendisine sahip olduğunu fark etmez.
Hz. İbrahim, en kıymetlisini teslimiyetin terazisine koyabildi.
Şimdi aynı soru, yüzyılların içinden geçerek bizim kapımıza dayanıyor:
Biz neyi bırakabiliriz?
Neyimizden vazgeçebiliriz?
Neyimizi Allah’ın rızasının önüne koymaktan çekiniriz?
Belki bizim İsmail’imiz bir evlat değildir.
Belki bizim İsmail’imiz egomuzdur.
Sessizce büyüttüğümüz, incitilince öfkelenen, alkışla beslenen o görünmez benlik…
Belki makamdır; insanın oturduğu koltuğa dönüşmesi…
Belki paradır; avuçta durması gerekenin kalpte taht kurması…
Belki kibirdir; insanın kendi sesinden başkasını işitemeyecek kadar yükselmesi…
Belki hasettir; başkasının ışığını görünce kendi karanlığına kızmak…
Belki kıskançlık, gösteriş, haklı çıkma tutkusu, yenilmeyi kabul edemeyen gurur…
Belki de modern çağın en sessiz putu:
beğenilme arzusu.
Eskiden putların gölgesi taşlardan düşerdi.
Bugün ekranlardan düşüyor.
Bir unvandan…
Bir vitrinden…
Bir takipçi sayısından…
Bir “başarılı insan” görüntüsünden…
İnsan çağ değiştikçe putlarını terk etmedi; yalnızca daha estetik hâle getirdi.
Ve en zor fark edilen put, insanın kendi içinde taşıdığıdır.
Kurban tam da bunun için sarsıcıdır.
Çünkü kurban, yalnızca kesmek değildir.
Kurban, kalbin içindeki tahtları sorgulamaktır.
Kim oturuyor orada?
Allah mı?
Yoksa korkularımız mı?
Hırslarımız mı?
Doymayan nefsimiz mi?
Çünkü insan bazen secde eder; ama kararlarını egosu verir.
Dua eder; ama hayatını hırsları yönetir.
Paylaşır; ama görünmek için paylaşır.
İyilik yapar; fakat alkışın eksikliğinde gönlü daralır.
İnsanın en büyük yanılsaması, özgür olduğunu sanırken bağımlılıkları tarafından yönetilmesidir.
Belki de kurbanın en derin anlamı burada saklıdır:
İnsan, neyi gerektiğinde bırakabiliyorsa, aslında odur.
Bu yüzden Kurban Bayramı, sofralardan önce vicdanlara uğramalı.
İnsan biraz durmalı.
Kendi içine eğilmeli.
Ve kendisine şu ağır soruyu sormalı:
Ben neyi kaybetmekten korkuyorum?
Makamımı mı?
Paramı mı?
İtibarımı mı?
Haklılığımı mı?
Yoksa yıllardır özenle büyüttüğüm o kırılgan, aç ve doyumsuz benliğimi mi?
Hz. İbrahim’in kıssası bize şunu fısıldıyor:
Teslimiyet, yalnızca elde tutulanı vermek değildir.
Teslimiyet, kalpte tutulanı da gerektiğinde bırakabilmektir.
Belki de Allah’ın görmek istediği şey, elimizdeki kurban değil…
Kalbimizin gizlice neye secde ettiğidir.