Bazı türküler dinlenmez, hatırlanır. Erzincan’a ait olan ve dilden dile aktarılan “Erzincan’a Girdim” türküsü de tam olarak böyle bir belleğin taşıyıcısı. Bu uzun hava, yalnızca bir coğrafyayı değil; yarım kalan hayatları, sessiz göçleri ve geride bırakılan bağları anlatıyor.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Erzincan, yeşilin ve bereketin yanında derin bir belirsizliğe de tanıklık etti. 1916’da Rus ordularının Erzurum’u alarak Erzincan’a doğru ilerlemesi, binlerce insanın yurtlarından ayrılmasına neden oldu. Bugün yaşlı Erzincanlıların hafızasında kalan ve genç kuşaklara masal gibi aktarılan “muhacirlik” hikâyeleri, işte bu dönemin izlerini taşıyor.
Türküde geçen bağlar, dağlar ve ayrılıklar; bir doğa betimlemesinden çok daha fazlası. Bunlar, terk edilen evlerin, yarım bırakılan tarlaların ve geri dönüp dönemeyeceği bilinmeyen yolların simgesi. Erzincan’a Girdim, bu yönüyle bir ağıt değil; yaşanmışlığın sade ama sarsıcı bir kaydı olarak öne çıkıyor.
Kültür araştırmacılarına göre bu türkü, Erzincan’ın sadece coğrafi değil, tarihsel bir haritasını da sunuyor. Sözlerinde adı geçmeyen ama hissedilen savaş, göç ve yoksunluk; Anadolu’nun birçok yerinde yaşanan ortak kaderin Erzincan’daki karşılığı olarak görülüyor.
Bugün hâlâ söylendiğinde dinleyeni duraksatan bu uzun hava, Erzincan’ın yeşil bağları kadar, hafızasında taşıdığı acıların da unutulmadığını gösteriyor. Bir türküyle taşınan bu hatıra, geçmişle kurulan en sessiz ama en güçlü bağlardan biri olmaya devam ediyor.
Erzincan’a Girdim Türküsü
Erzincan’a girdim ne güzel bağlar
Erzurum’a vardım dumanlı dağlar
Elleri koynunda bir güzel ağlar
Oy anam anam hallarım yaman
Yüce dağ başında çadır açarım
Nazlım seni burdan alıp kaçarım
Kahve bulamazsam kenger içerim
Oy anam anam hallarım ağlar
Anama söyleyin lamba yakmasın
Çuha şalvarıma uçkur takmasın
Oğlum gelir diye yola bakmasın
Oy anam anam hallarım yaman





