Tarih sayfaları sadece zaferleri, devrimleri ve antlaşmaları değil; aynı zamanda iktidarın ağır yükü veya sanatın yakıcı ateşi altında ezilen ruhları da barındırıyor. Osmanlı saraylarının loş koridorlarından Cumhuriyet’in bohem meyhanelerine uzanan çizgide, "delilik" ile "dahilik" arasında gidip gelen tarihi şahsiyetlerin hikayesi, aslında toplumun ve sistemin ruh sağlığı üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
İşte yüzyıllar değişse de değişmeyen o insani trajediler:
Osmanlı: Altın Kafesteki Ölüm Korkusu
Osmanlı Hanedanı'nda veraset sisteminin değişmesiyle uygulanan "Kafes Usulü", şehzadelerin sancağa çıkmak yerine sarayda hapis hayatı yaşamasına neden oldu. Yıllarca "Cellat ne zaman kapımı çalacak?" korkusuyla tecrit altında yaşayan padişahların ruh dünyası, bu ağır travmayı kaldıramadı.

-
I. Mustafa (Deli Mustafa): Kafes hayatının en çarpıcı kurbanlarından biriydi. Genç yaşta, sürekli ölüm korkusuyla bir odada tutulması onda ağır halüsinasyonlara yol açtı. Padişah olduğunda divan üyelerinin kavuklarını çekmesi ve denizdeki balıklara altın atması, aslında çocukluğunda hapsedildiği o odadan çıkamayan zihninin bir yansımasıydı.
-
Sultan İbrahim: Ağabeyi IV. Murad’ın saltanatı boyunca, diğer kardeşlerinin idamına şahit olup sıranın kendisine geleceğini bekleyen İbrahim, tahta çıktığında derin bir "ölüm anksiyetesi" ve sinir bozukluğu yaşıyordu. Samur kürklere olan aşırı düşkünlüğü ve sarayın duvarlarını kaplatma isteği, yaşadığı içsel boşluğu doldurma çabası olarak tarihe geçti.
Cumhuriyet: Dehanın ve Melankolinin Bedeli
İmparatorluğun yıkılıp Cumhuriyet’in kurulduğu sancılı yıllarda ise sahneye padişahlar değil; sanatçılar, şairler ve aydınlar çıktı. Bu dönemin sığınağı ise meşhur Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ve onun efsanevi başhekimi Mazhar Osman oldu.

-
Neyzen Tevfik: Cumhuriyet döneminin en nevi şahsına münhasır ismi Neyzen, yerleşik düzenle olan kavgasını "hiçlik" felsefesiyle birleştirdi. Sık sık geçirdiği sara nöbetleri ve alkol kullanımı nedeniyle Bakırköy'ün "21 numaralı koğuşu" onun ikinci evi oldu. O, deliliği bir hastalık değil, toplumsal baskılardan bir kaçış ve özgürlük alanı olarak gördü.
-
Fikret Muallâ: Türk resminin Paris’teki hüzünlü temsilcisi Muallâ, yeteneği kadar "paranoyası" ile de biliniyordu. Sürekli takip edildiği, zehirleneceği korkusuyla yaşayan ressam, bu korkularını bastırmak için alkole sığındı. Hayatı, sanatın zirvesi ile akıl hastanelerinin (Sainte-Anne) dip noktası arasında geçti ve kimsesizler mezarlığında son buldu.







