KORKUNUN GÖLGESİNDE YAŞAMAK

İnsan, korktuğu şey kadar küçülür.

Kimi insan makamını kaybetmekten korkar, kimi çevresini karşısına almaktan… Kimi ekmeğinin elinden alınmasından, kimi yalnız bırakılmaktan korkar. Korkuların adı değişir ama insan üzerindeki etkisi aynıdır: İnsana kendi iradesinden vazgeçmeyi öğretir.

Bir toplumda korku büyümeye başladığında ilk kaybolan şey cesaret değildir. Soru sorma hakkıdır.

İnsanlar önce “Neden?” demekten vazgeçer.

Sonra “Böyle gelmiş, böyle gider.” demeye başlar.

Oysa hiçbir düzen, yalnızca insanların sustuğu için güçlü değildir. Susturulan her insan, o düzenin içinde görünmeyen bir çatlak taşır.

Korku üzerine kurulan sistemlerin en büyük yanılgısı, sessizliği sadakat sanmalarıdır.

Oysa susan herkes razı değildir.

Başını eğen herkes ikna olmuş değildir.

Alkışlayan herkes desteklemiyor olabilir.

Bazı insanlar yalnızca bedel ödememek için susar.

İşte burada çok daha büyük bir tehlike ortaya çıkar: İnsanlar doğruları söylemek yerine, doğruların kendilerine zarar vermeyeceği anı beklemeye başlar.

Bu durum yalnızca yönetenleri değil, yönetilenleri de değiştirir.

Çünkü sürekli korkuyla yaşayan insan, zamanla kendisine ait kararlar vermek yerine başkalarının vereceği kararları bekler. Kendi fikrini savunmak yerine çoğunluğun arkasına saklanır. Haksızlığı gördüğünde “Bana dokunmuyor.” diyerek yoluna devam eder.

Derken toplumun en değerli tarafı olan vicdani itiraz zayıflar.

Bir yerde insanlar haksızlığa uğrayanı değil, haksızlığı yapanı karşısına almaktan korkuyorsa orada yalnızca bir adalet problemi yoktur.

Orada ciddi bir karakter problemi vardır.

Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir.

Adalet; güçlü karşısında susmamak, zayıf karşısında kabarmamak, çıkar uğruna doğruyu eğip bükmemektir.

İnsanların birbirine güvenmediği yerde korku daha kolay kök salar.

Herkes diğerinin ne yapacağını hesaplar. Herkes kendi güvenli alanına çekilir. Kimse ilk adımı atmak istemez.

Böylece toplumun içinde görünmez bir duvar yükselir.

Herkes birbirini görür ama kimse birbirine ulaşamaz.

Spinoza'ya atfedilen sözün asıl çarpıcılığı da burada ortaya çıkar: Korkuyla oluşturulan düzen, erdemli insan üretmez.

Çünkü erdem, tehdidin gölgesinde yetişmez.

İnsan doğruyu, cezalandırılmaktan korktuğu için değil; doğru olduğuna inandığı için seçtiğinde değer kazanır.

Gerçek güç de insanları susturmakta değil, insanların özgürce konuşabildiği halde ortak bir zeminde buluşabilmesindedir.

Bu yüzden bir toplumun geleceğini anlamak için sadece kimlerin konuştuğuna bakmak yetmez.

Kimlerin sustuğuna da bakmak gerekir.

Çünkü bazen bir meydanın sessizliği huzurun değil, korkunun işaretidir.

Ve bir gün insanlar korkunun yön verdiği hayatı sorgulamaya başladığında, yıllardır değişmez sanılan birçok şeyin aslında yalnızca alışkanlıkla ayakta durduğu anlaşılır.