Bir toplumun en büyük talihsizliği, liyakat sahibi insanların yönetimden uzaklaştırılması, makamların ise ehliyeti değil sadakati önceleyen kişilere teslim edilmesidir.
Demokrasilerde yönetimin nasıl oluştuğu kadar, kimlerin ve hangi niteliklerle yönetime geldiği de önemlidir. Çünkü seçimle iş başına gelmek, tek başına iyi yönetimin garantisi değildir.
Siyaset ve yönetim literatüründe çok dikkat çekici bir kavram var: Kakistokrasi.
Kelime anlamıyla en kötülerin, en liyakatsizlerin yönetimi demektir.
Peki, bir toplumda kakistokrasi nasıl ortaya çıkar?
Aslında süreç bir anda başlamaz. Önce liyakat geri plana itilir. Bilgi, tecrübe ve yetkinlik yerine kişisel yakınlıklar, koşulsuz bağlılık ve itaat ön plana çıkar. Eleştirenler rahatsızlık veren insanlar olarak görülürken, her söyleneni onaylayanlar ödüllendirilir.
Zamanla düşünce üretenler değil, verilen talimatları sorgulamadan yerine getirenler yükselir. İşini iyi yapanlar değil, yöneticisine yakın olanlar tercih edilir.
Böylece makamlar, o makamın gerektirdiği sorumluluğu taşıyabilecek insanlara değil, o makama gelmek için doğru ilişkileri kurabilenlere teslim edilir.
İşte kakistokrasinin zemini tam da burada oluşur.
Liyakat ortadan kalktığında yalnızca yönetim kalitesi düşmez; adalet duygusu da zedelenir.
Çünkü ehil insanların hak ettikleri görevlere gelemediği, fırsatların kişisel ilişkilere göre dağıtıldığı bir düzende toplumun kurumsal güveni sarsılır. Çalışan, üreten, emek veren insanlar zamanla sistemin dışında kalır. Yerlerini ise yetkinlikten çok sadakate önem veren bir anlayış alır.
Bu durumun en tehlikeli tarafı, liyakatsizliğin zamanla normalleşmesidir.
Yanlış kararlar sıradanlaşır. Başarısızlıklar sorgulanmaz. Eleştiri düşmanlık olarak algılanır. Yöneticiler etraflarında kendilerine gerçeği söyleyen insanları değil, duymak istediklerini söyleyenleri bulundurur.
Sonunda yönetim, sorunları çözmek yerine kendi yanlışlarını korumaya çalışan bir yapıya dönüşür.
Oysa güçlü devletler, güçlü kurumlar ve sağlıklı örgütlenmeler kişilere bağlılıkla değil, kurallara, ehliyete ve ortak akla bağlılıkla ayakta kalır.
Unutulmamalıdır ki liyakat, yalnızca bir göreve kimin getirileceği meselesi değildir. Aynı zamanda adaletin, fırsat eşitliğinin ve toplumsal güvenin temelidir.
Bir makama gelmenin ölçüsü yakınlık değil yetkinlik, sadakat değil sorumluluk, itaat değil ortak akıl olmalıdır.
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda hesap verebilirliktir, eleştiriye açıklıktır ve kamusal görevleri hak eden insanların üstlenmesidir.
Çünkü bir ülkenin geleceği, en iyi yetişmiş insanlarının nerede durduğuyla değil, onlara nerede durma fırsatı verildiğiyle de yakından ilgilidir.
Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Bir toplumda liyakatli insanlar mı yönetime gelir, yoksa yönetime gelenler mi liyakatin ne olduğuna karar verir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca yönetim anlayışımızı değil, geleceğimizi de belirleyecektyakat kaybolursa adalet zayıflar. Adalet zayıflarsa kurumlar çürür. Kurumlar çürürse bunun bedelini bütün toplum öder.