.
Güçlü görünen her insanın hikâyesinde, çoğu zaman kimsenin bilmediği düşüşler, kırılmalar ve yeniden ayağa kalkışlar vardır. Çünkü güç, hiç düşmemiş olmanın değil, düştükten sonra yeniden doğrulabilmenin adıdır. İnsan bazen öyle zamanlardan geçer ki anlatmaya takati kalmaz. İçinde fırtınalar koparken dışarıya sakin görünür, bin parçaya ayrılmışken yüzünde bir tebessüm taşır. O tebessüm her zaman her şeyin yolunda olduğunun işareti değildir; bazen vazgeçmediğinin, bazen sevdiklerini üzmemek için direndiğinin, bazen de Rabbinden gelecek bir ferahlığı beklediğinin işaretidir. Hayatın en sessiz mücadelelerinden biri budur: İçindeki savaşı dışarıya yenilgi olarak yansıtmadan yoluna devam edebilmek.
İnsan neden güçlü olmak ister? Elbette yalnızca kendisi için değil. Dostlarımız vardır; sesimizdeki titremeyi fark ederler, yüzümüzdeki yorgunluğu görürler ama yine de bizden güzel haberler beklerler. Bize inanırlar, güvenirler. O güvenin boşa çıkmaması için kendi yorgunluğumuzu bir müddet erteleriz. Bir de ailemiz vardır. Evladımızın gözündeki güveni, eşimizin yüreğindeki huzuru, anne babamızın içindeki endişeyi düşünürüz. Bazen bizim ayakta duruşumuz, onların da ayakta kalma sebebidir. Çünkü insan bazen kendi derdini içinde taşısa da sevdiklerinin umudunu ayakta tutmak ister.
Üstelik güç, insanın eline hazır verilmiş bir özellik değildir; bir bedeli vardır. Bazen gururundan vazgeçmenin, bazen susmanın, bazen sabretmenin, bazen de kimseye anlatamadığımız geceleri geride bırakmanın bedelidir. İnsan bazı acılardan geçmeden bazı şeylerin kıymetini anlayamaz.
Fakat burada ince bir çizgi vardır: Güçlü olmakla sert olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Sert görünen her şey güçlü değildir; hatta bazen en sert görünen şey, en küçük darbede kırılıverir. Güç ise dayanabilmektir. Her söze karşılık vermemek, incindiğinde incitmemeyi başarabilmek, gerektiğinde susmak ama haksızlığın karşısında dimdik durabilmektir. Sertlik çoğu zaman öfkenin, güç ise iradenin eseridir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de gerçek gücün ölçüsünü şöyle bildirir: “Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil, öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107.) Ne derin bir ölçü! Bu hadis, öfkenin ve nefsin karşısında yolumuzu aydınlatan bir pusula olmalıdır. İnsan bazen bir başkasını yenerek değil, kendi içindeki öfkeyi susturarak kazanır. Eline fırsat geçtiğinde intikam yerine adaleti seçmek, kalp kırabilecekken merhametli davranabilmek, asıl gücün saklandığı yerlerdendir. Çünkü en çetin mücadelemiz çoğu zaman karşımızdakilerle değil, kendi nefsimizledir.
Güçlü olmak, eksiksiz olmak da değildir. Kusursuz insan olmadığı gibi hiç sarsılmayan insan da yoktur. İnsan, eksikleriyle, hatalarıyla, pişmanlıklarıyla, kimi zaman yorgunluğu ve çaresizliğiyle de güçlü olabilir. Yeter ki eksiklerini inkâr etmesin, hatasını başkasının üzerine yıkmasın. Özür dilemek gerektiğinde özür dilemek, helallik istemek gerektiğinde kapı çalmak, gururuna yenilmeden yanlışından dönmek de güç ister. Bazen insanı büyüten şey haklı çıkması değil, haksız olduğunu kabul edebilmesidir.
Güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak da değildir. Bazen en güçlü insan bile sevdiği birinin hastalığı karşısında çaresiz kalır; evladının bir damla gözyaşını dindiremez, annesinin yüzündeki hüznü silemez. İnsan çoğu zaman başkalarına güç verirken kendisi de güç arar. Teselli edenin teselliye, omuz verenin bir omza ihtiyacı vardır. Bunu söylemek insanı küçültmez; bilakis insan olmanın hakikatini hatırlatır. Çünkü insanız; noksanız, aciziz ve birbirimize muhtacız. Güçlü görünmek uğruna yardım istemekten utanmak, insanın kendisine yapabileceği haksızlıklardan biridir. El uzatmak kadar o eli tutabilmek de cesaret ister.
Ve bütün bu ihtiyaçların ötesinde, her kulun muhtaç olduğu bir kudret vardır: Allah’ın kudreti. Bileğimizin kuvveti, irademizin sağlamlığı, aklımızın keskinliği ne kadar yerinde olursa olsun, insan her an Rabbine muhtaçtır. Dua, yalnızca çaresiz kaldığımızda sığındığımız bir yol değil; sahip olduğumuz nimetler için şükrederken, imtihanlar karşısında sabır dilerken, yolumuz açıkken de daraldığında da Rabbimize yönelişimizdir. Çünkü kulluk, yalnızca darda kaldığımızda hatırlayacağımız bir sorumluluk değildir. Acizliğimizi kabul etmek zayıflık değil, kulluğun en sahici hâllerinden biridir.
Güçlü olmak ağlamamak da değildir. Gözyaşını güçsüzlüğün işareti saymak, insanın kalbine haksızlık etmektir. Rikkatli bir kalbe sahip olmakla güçlü olmak birbirinin zıddı değildir. İslam coğrafyasının savaş ve zulüm altındaki topraklarında, çocukluklarını yaşayamadan açlıkla, korkuyla ve ölümle yüzleşen; bir lokma ekmeğe muhtaç kalan, çaresizlik içinde Rabbine sığınan, kendilerine zulmedenlere “Sizi Allah'a şikâyet edeceğim.” diye feryat eden çocuklar var. Bir yanda kendi evlatlarımızın sofrasındaki lokma, geceleri güven içinde uyudukları yatak, korkusuzca oynadıkları sokaklar; diğer yanda bütün bunlardan mahrum bırakılan çocuklar… Bu manzara karşısında gözlerimiz dolmaz mı? Elbette dolar. Bu, güçsüzlük değil; merhametin, vicdanın ve insan olmanın gereğidir. İnsanın güçlü olduğu yer başkadır, ağladığı yer başka.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Güçlü olmak kime, neyi ispatlamaktır? Herkese iyi olduğumuzu göstermek, her acıyı içimizde saklamak, her sınavdan tek başımıza çıkmak zorunda mıyız? İnsanın düşmesini bekleyenler, hatta bir daha ayağa kalkamayceğini umanlar da olabilir. Fakat yeniden doğrulmak, onlara bir şey ispatlamaktan önce, kendi hayatına sahip çıkmaktır. İnsan, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi sorumluluklarının bilinciyle yürümelidir.
Hayat bir yarış değil. Kimin yükü daha ağır, kimin yarası daha derin diye ölçü tutacak bir terazimiz de yok. Bizim buralarda güzel bir söz söylenir: “Düşmanına kötülük dileyeceğine kendi canına sağlık dile.” Bırakalım isteyen istediğini düşünsün; biz kırılmadan, kin tutmadan, kendi yolumuzda yürüyelim. Bize düşen, başkasının düşüşüne sevinmek değil, düşeni kaldıracak bir el olabilmektir.
İnsan bazen Rabbinden, içinde sessizce verdiği mücadelelerin sonunu hayra çıkarmasını ister. Çabasına bereket, yüreğine ferahlık vermesini; beklediği sonuç kendisi için hayırlı değilse gönlünü başka bir hayra razı etmesini diler. Çünkü asıl dileğimiz, her istediğimizin gerçekleşmesi değil, hakkımızda hayırlı olanın kolaylaşması ve gönlümüzün de ona razı olmasıdır.
Bazı mücadeleler vardır ki sessizce verilir. Kimse bilmez; hangi gecenin nasıl sabahlandığını, hangi duanın kaç kez tekrarlandığını, hangi acının hangi tebessümün ardına saklandığını. Fakat Allah bilir. Yastığa düşen gözyaşını da, kimseye anlatılmadan edilen duayı da bilir.
Günün sonunda ne kadar güçlü göründüğümüzden çok, bu gücü ne uğruna kullandığımız sorulacaktır. İnsanın ardında bırakacağı en kıymetli şey, düşmanlarının susması ya da dostlarının hayranlığı değil; bir gönülde bıraktığı huzur, bir duada yer bulması ve ardında hoş bir seda bırakabilmesidir.
Güçlü olalım elbette. Fakat gücümüz kalbimizi katılaştırmasın, merhametimizi eksiltmesin, bizi Rabbimizden ve insanlardan uzaklaştırmasın. Yıkılmadan yürümek güzel; yıkıldığında yeniden doğrulmak daha da kıymetli. Ama en kıymetlisi, doğrulduğumuzda yanı başımızda düşmüş birini görüp elimizi uzatabilmektir. Çünkü güç, sonunda ayakta durabilmenin değil, ayağa kaldırabilmenin adıdır. Ve bunu yaparken insan kalabilmek, belki de en büyük güçtür.
Buğra Topal