BAŞÖRTÜSÜNDEN KORKAN İKTİDAR, UYGARLIK İNŞA EDEMEZ!
Bir devlet, kadının başındaki örtüyü çıkarmak için gösterdiği kararlılığı, onun eline kitap vermek için gösteremiyorsa orada çağdaşlıktan değil, baskıcı bir zihniyetten söz edilir!
İlham Aliyev, “Biz Arap ve Fars değiliz” diyerek Azerbaycan’ın kimliğini vurguluyor. Peki, başörtüsü nedeniyle kadınları eğitimden uzaklaştırmak hangi uygarlık anlayışına sığar? Bir ülkenin kimliğini savunmak, kadınların eğitim hakkını kısıtlamakla mı mümkündür? Başka toplumlara benzemediğini söylemek, kendi vatandaşlarının haklarını sınırlamayı haklı çıkarır mı?
Bir kadını başörtüsü nedeniyle eğitimden mahrum bırakmak, onu özgürleştirmek değil; meslek edinme, ekonomik bağımsızlığını kazanma ve kendi hayatına yön verme imkânlarını daraltmaktır. Kadını çağdaşlaştırdığını iddia ederken onu erkeğe bağımlı hâle getirebilecek bir düzen kurmak, savunulan değerlerle açıkça çelişir. Kadının başındaki örtüyü sorun gören bir anlayış, onun elindeki kitabı ve geleceğindeki bağımsızlığı nasıl savunabilir?
Laiklik, inancı yasaklamak ya da insanları belirli bir yaşam biçimine zorlamak değildir. Laiklik, inananın da inanmayanın da inanç ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktır. Başını örten de örtmeyen de eşit eğitim hakkına sahip olmalıdır. Devletin görevi kıyafet üzerinden hayatlara müdahale etmek değil, herkesin haklarını eşit biçimde korumaktır.
Batılılaşmak, uygarlıkla aynı şey değildir. Bir toplumun giyim tarzını değiştirmek, kendi kültüründen uzaklaşmak ya da Batı’dan geldiği düşünülen her uygulamayı sorgulamadan benimsemek, o toplumu kendiliğinden çağdaş yapmaz. Uygarlık; akılla, bilimle, hukukla, adaletle ve insan onuruna saygıyla yükselir. Batı’nın özgürlük ve eşitlik ilkelerini örnek aldığını söyleyenler, bu ilkeleri kendi toplumlarında da tutarlı biçimde uygulamak zorundadır. Başörtüsünü yasaklayarak çağdaşlık kurduğunu sanmak, özgürlüğü yalnızca kendine benzeyenlere tanımaktır. Gerçek uygarlık, insanları birbirine benzetmek değil, farklılıklarına rağmen eşit haklarla yaşatabilmektir.
Bir başka tehlike de devlet yönetiminin eşit yurttaşlık yerine ırkçı söylemler, kimlik üzerinden dışlama ve ayrımcılık üzerine kurulmasıdır. İnsanları kökenlerine, inançlarına veya kültürel kimliklerine göre sınıflandıran bir anlayış, toplumsal birliği güçlendirmez; güvensizliği ve kutuplaşmayı derinleştirir. Hiçbir yönetim, belirli bir kimliği üstün tutarak kalıcı adalet sağlayamaz. Temel insan haklarını ve eşit yurttaşlığı korumak yerine ayrımcılığı besleyen yönetimler, er ya da geç kendi meşruiyetlerini ve toplumsal desteklerini aşındırma tehlikesiyle karşılaşır. Tarih, dışlamanın üzerine kurulan düzenlerin ne kadar kırılgan olabileceğini defalarca göstermiştir.
Aliyev yönetimi şunu anlamalıdır: Bir ülkenin çağdaşlığı, vatandaşlarının nasıl giyindiğini denetlemesiyle değil, haklarını ne ölçüde koruduğuyla ölçülür. “Biz Arap ve Fars değiliz” demek, tek başına bir uygarlık ölçüsü değildir. Bir ülkeyi çağdaş yapan, kime benzemediği değil; kendi vatandaşına ne kadar adil davrandığıdır.
Azerbaycan’ın geleceği, kadınları inançlarıyla eğitimleri arasında seçim yapmaya zorlayan politikalarda değil; onların bilgiyle güçlendiği, meslek sahibi olduğu ve kendi ayakları üzerinde durabildiği bir toplumda yatıyor. Kadının başörtüsü, onun eğitim hakkının önüne konulmuş bir engel olmamalıdır.
Unutulmasın: Bir kadını başörtüsü nedeniyle okuldan uzaklaştırmak, yalnızca kıyafetine değil, geleceğine de müdahaledir. Bir toplumu ayrımcılıkla yönetmek ise farklılıkları ortadan kaldırmaz; toplumsal yaraları derinleştirir.
Yasakçılık uygarlık değildir. Batılılaşma, özgürlüğün yerine geçmez. Laiklik baskı aracı değildir. Gerçek çağdaşlık; kadının inancına saygı duymak, eğitim hakkını korumak ve her yurttaşa eşit davranmaktır. Çünkü uygarlığın ölçüsü insanların nasıl göründüğü değil, ne kadar özgür ve eşit yaşayabildiğidir